Mea Culpa

blog'a geri dön

1 yorum var - 25 Haziran 2008 09:41

Yedi yüz seksen beş âlim, yüz doksan sekiz şeyhin yazıp bildirdiğine göre o gece Kostantiniyye şehrinde, hendese ve muhayyile iktidarları sayesinde âdemoğlunu yoldan çıkarması muhtemel binlerce Eflatun ve Aristo cildi kasalanarak kalyonlara doldurulmuştu. Dini bütün müminlerin havsalasını son kertesine dek kurcalayıp, uhrevi meselelere garka zorlayarak aklı başında kimseleri bile birer meczuba çevirecek bu ciltlerin talibi, Sultan Mehmet’in Rum payitahtına yaptığı müzmin kuşatmanın en başından beri Propontid sularında dolanan bir Nemçe küffarından başkası değildi. Mamafih kesesini ve yüreğini bu ciltlere vakfettiğinden midir; kalyonunu Sultan Mehmet’in kuşattığı Kostantiniyye surlarına yaklaştırmaktan geri durmayan bu koleksiyoncu nihayet derdine çareyi, Mehmet’in şehri zapt etmesiyle bulmuştu. Önceden anlaştığı yeniçeri güruhuyla yaptığı kalyon dolusu eser ve 3780 Filuri’nin takası sırasında katakulliye getirilme sıkıntısı yaşadıysa da, bu gaileden sıyrılıp Bosna’ya doğru yola koyulabilmişti. Dönerken kendisi kadar erken davranmayan yığınla tüccarın, kâşif ve define avcısının Kostantiniyye şehrine ulaşmak çabasını da dört köşe izlemekten kendini alamıyordu.

Eski Rum, yeni Osmanlı payitahtına yapılan bu akınların esas maksadı çeşit çeşit afili kumaş, kiliselerden yağma edilen vazo ya da resimler, sefil süfela düşmüş rum oğlanlar ve kızlardı. Hatta bir Ulah kısmı at meydanında bulunan altından devasa bir haçı eritilmekten kurtarmak için yola koyulmuştu ki, Mehmet’in boğazda yelken açılmayacak buyruğunu aceleden unutmuş olduklarından zafer sarhoşu topçuların atışıyla defaten boğazın dibini bulmuşlardı. Filhakika sağ salim at meydanına varmış olsalardı bile altın haçın sadece eriyiğini bulmuş olacaklardı.

Rum yetimlerin vaveylası ve saraylarda, elçilik binalarında buldukları ümm-ül habaisin etkisiyle, aynı zamanda Padişahlarının üç gün yağmayı serbest bırakmasıyla şehri hak ile yeksan edip, sokaklarına kadar her yeri kanla ıslayan yeniçerilerin naraları, Kostantiniyye’nin Yeditepeli bir şehir olmasından mıdır; hiç kesilmiyordu. Boğazın diğer yakasına vurarak kuvvetlenen ve tepeleri meyusça dolaşan bu acı teganni, şehrin yağmalanan zenginliklerini ucuza satın almak için gelen fırsatçıları korkutsa da, hançeresinden helal lokma geçmemiş, madrabazlığın ve bezirgânlığın müptelası olmuş kişilerin iptilasını köreltmiyordu.

Koca Kostantiniyye şehrini fethederek hazreti peygamberine arz-ı ubudiyetini gösteren Sultan Mehmet’in cadde cadde dolaşarak tecessüsünü giderdiği sıralarda Julien limanına, bezirganlardan farklı olarak iki kalantor de inmişti. Gayeleri diğerlerinden farklı görünse de ümmül dünya’ya ayak basışlarındaki sebep kallavi serpuşlarının ve baldırlarını sıkı sıkı saran çakşırlarının örtebileceğinden çok daha büyüktü. Sırrı Sübhan peşindeki bu kişiler Evranos-zade Hoppa Çelebi ve Piti Dölakruva adındaki zat i muhteremlerden başkası değildi.

Piti Dölakruva zamanında pek çok eyalette Venedik maslahatgüzarı olarak bulunmuş fakat yaptığı cilt koleksiyonunda yirmi farklı İncil çıktığından bağlı olduğu sefaretçe ciltlerine el konularak bu görevden alınmıştı. Bunun üzerine Anadolu’da define haritaları satarak geçimini sağlayan ve rızkını bulan bu desise üstadı akıllanmamış olacak ki yeni bir koleksiyon yapmaya daha girişmişti. Belki de bu yüzden olsa gerek şark ve garp ticaretinin bendergahı olan Kostantiniyye şehrinin limanında yaldızları çıkartılarak ateşe atılan İncil’lere içi yanarak ve kahrolarak bakıyordu. Yeniçerilere özendiğinde midir; saçına kına yakan Piti Dölakruva’nın yanındaki zat ise, Konya’dan bir asilzade olan Hoppa Çelebi idi. Soyunun hassasından zerre taşımayan bu kıranta ise aklını simya ile bozup, şeytan ilimlerine merak saldığından şeceresinin yüz karası olmuş ve Konya’dan kovulmuştur. Bilahare bu vaziyete düşen Çelebi Mağrip, Kahire ve Kudüs’te firavunlara özenen görgüsüz zenginlerin ölülerini mumyalıyor ve ilmini geliştiriyordu. Ancak Kıbrıslı bir piskoposun, İsa’nın mucizesi olarak göstermek istediği bakireyi zehirledikten sonra mumyalatmak için Hoppa Çelebi’yi çağırtması kaderin bu sayfasını da noktalamıştı. Kör olasıca Çelebi’nin bu konuda cenup illerinde nam salması ona Kıbrıs yollarını açmıştı. Ancak bozulmadan duracak masum bir bakirenin teşhiri, mümin kulları da küffara çevirebilir diye korktuğundan mıdır; zavallı müteveffanın fercini gözüne kestirmişti. Tahnitten önce zekerini zeytinyağına bulayan Hoppa Çelebi, halet-i ruhiyesindeki arızalar sebebiyle bu işe hiç de gönülsüz değildi. Ancak bu zelilliği yaparken piskopos tarafından yakalanmış ve Kıbrıs’tan yüzerek ancak kaçabilmişti.

Tam takati kesilmişken bir Ceneviz gemisi onu kurtarmış ve burada da Piti Dölakruva ile tanışarak Kudüs’e gelmişti. Bu iki gayri müsellah Kudüs’te işler çevirmeye başladıkları sırada, nerden buldularsa bir el yazması buldular ve Mesih İsa’nın çarmıhı ile ellerini ve ayaklarını buna gark eden çivilerin Kostantiniyye’de bir dikilitaşın altında gizlenmiş olduğunu öğrendiler. Bir an önce gönence kavuşabilmek ve hırpani vaziyetten kurtulmak için bu emanetlere gün yüzü göstermek gerektiğine kanaat getiren kafadarlar, böylesine kutsal bir vazife için gerekli salahiyete ulaşabilmek amacıyla küçük kaçamaklar dışında rakıyı bile bırakmışlardı. Bu iki densiz, Allah aşkıyla yanıp tutuşuyormuş gibi istiharelere yatıyor, o kutsal bedene batan çivileri ellerinde düşündükçe gözleri doluyor hatta Kudüs şehrinin kutsal toprağını horoz kanıyla ıslatıyorlardı. Oysa tek düşündükleri bu emanetleri Katoliklerin Papa’sı, Leh padişahı ya da Frenk küffarları arasında en çok para verene teslim etmek hatta emanetlerin birer kopyasını yaparak hepsine birden satmaktı. Bunların gözleri böyle velfecir okurdu işte.

Râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsârın naklettiklerine göre, Rum padişahının ismine izafetle Kostantiniyye ismini alan şehir, arzın tam merkeziymiş ve bu dünyanın düzenine nezaret edip, intizamı sağlamak amaçlı bir dikilitaş bu şehrin ikinci tepesine dikilmiş. Bu dikilitaşa böyle devasa bir gücü veren ne müzeyyenliği ne de muhkem vaziyetiymiş. Koca dünyanın, mizanını teslim ettiği bu taş, kun-i kâinattan beri mübarek ayaklarıyla çiğnedikleri yerlere bereketi getiren yüz yirmi dört bin peygamberden kalan yüzlerce eseri, dibindeki gizli bir odada saklarmış. Kudüs’te, Beynü’n-nehreyn kıt’asının en şöhretli müftülerinden Cemali Saadettin İdris Efendinin, Kara Yusuf lakaplı kethüdasından on Halep arşını ipek karşılığı alınan el yazmasına göre, miğferine, pelerinine, çorabına hatta kaba etinde çıkan şirpençeleri iyi etsin diye giydiği pamuklu donlarına bile, simgesi olan Chi Rho haçını işleten Rum Padişahı Konstantin’in Hareminden bir fahişeden doğma, paluze tenli bir oğlu varmış. Bu şehlevent babasının diğer refikasını, ettiği hasbıhaller ve mestur kapılar ardında çalgı çağanak eşliğinde, sergilediği şehvetli rakslarla aklını çelmiş ve üvey anasıyla beraber olmuş. Bu rezaletin dedikodusu yayıldığında, Konstantin oğluna olan itimadını pekiştirmek için karısını ve üvey evladını takip ettirmiş ancak gecenin bir vakti âşıkları inler halde yekvücut bulunca güvendiği dağlara yağan karın altında kaldığını hissetmişti. Kadın cürümünü, “oğlanın kuluncunu kırıyorum” diyerek örtmeye çalışsa da, Rum padişahı bunu yutmamış ve nasıl olduysa, oğlan sabah vakti sarayın dışında ihnâk olunmuş vaziyette bulunmuştu. Melun kadın ise kocasının sevgisi sebebine ölümden kurtulsa da, ayyuka çıkan söylentilerin ulaştığı kulaklardan bir çiftinin sahibi olan kaynanasının yemeklerine koydurduğu zehir yüzünden peyderpey gelen ölümden paçasını sıyıramamıştı.

Gelgelelim taifesinin böyle entrikalara ve dalavere çevirmeye olan mütehassıslığından kaynaklı habisliğinden pişman olan valide hanım, Yahudi remmallere döktürdüğü remillerde, kendisi için huzurun Kudüs’e gidip manastıra kapanmakta olduğunu öğrenince murassa kaftanlarını, arşın arşın ipek harmanilerini, en demkeş nedimelerini ve terennümü tatlı kapatmasını da alarak bir azize olmanın yolunu tutmuş. Fakat oğlu yaşındaki kapamasının geceler boyu süren taltif etmelerine rağmen manastır hayatına alışamayan valide hanım, Kostantiniyye şehrine dönme kararını almakta gecikmemiş ve aklına devletinin ve kendi başına musallat olmuş şeytanları kovabilecek şahane bir fikir gelmiş. Buna göre kutsal emanetleri Kudüs’ten alıp Kostantiniyye’ye götürecek olursa devletinin payitahtı musibetlerden arınır ve şehir ebediyete kadar saadet içinde yaşayabilirmiş. Devletin servetini buradaki tapınak görevlilerine akıtan valide nihayet arabalar dolusu emanetle döndüğünde oğluna bir dikilitaş yaptırmasını ve dibine çok gizli bir oda oydurarak bunları saklamasını istemiş. Emanetlerin burada olduğu anlaşılırsa bitmek tükenmek bilmeyen bir mahsurluk durumu şehrin yakasını bırakmaz, kendisinin Kudüs’e yaptıklarını, başkaları da Kostantiniyye’ye yapabilirmiş. Anasının kuzusu olan Konstantin hemen bu istekleri yerine getirmiş ve böylece emanetleri bin yıldan fazla süren bir uykuya yatırmış.

Hal böyleyken kaderlerine serkeşlik taslayan bizim felekzedeler, Kostantiniyye’ye bendegân gibi inmiş, büründükleri caka ve çalımlarıyla elleri bellerinde içi kazma kürek ve türlü lağımcı edevatı dolu olan sandıkları limandaki çingenelere taşıtıyorlardı. Bu sahte halleriyle, yağmayı fırsat bilip üzerlerine atlayacak yeniçerileri caydırmayı düşünmüşlerdi. Ancak yağmacılar şehri öyle yağmalamış ve yayılmıştı ki sokaklarda köle ticareti sebebiyle önemi yitirmiş sahipsiz öküzler, üst üste yığılmış cesetler, kopmuş organ parçaları ve yokuşları yıkayan kandan başka bir şey kalmamış. Dikilitaş’a doğru giden tepeyi çıkarken, ayaklar altına serilen koca Kostantiniyye kentinin tanık olduğu dehşet daha iyi görünebiliyordu. Daha sapa yerlerde yeniçeriler sıraya girmiş bağladıkları bir oğlana niyetleniyorlardı. Zül addedilecekler şehre öyle sirayet etmişti ki, bunlara bakmayıp, tefekkürden uzak yürüyen kişi bile bastığı kan ya da organ parçalarına denk geldikçe öğürmekten kendini alamıyordu.

Bizim Hoppa Çelebi ve Piti Dölakruva’nın konuşacak, lisan-ı hal edecek vaziyetleri kalmamıştı. Çingene çocuklara birkaç kuruş verip gönderdikten sonra sandıklarını beraber omuzlayıp ileride görünen taşa yollandılar. Üzerinde oldukları cadde şehrin ana caddesi olması ve Mehmet’in kesinlikle yağmayı yasak ettiği Ayasofya’nın buraya yakınlığı hasebiyle daha sakin olsa da muhasırların çektirdiği cefalar yüzünden halkın canhıraş çığlıkları bizimkilerin yüreğini ağzına getiriyordu.

Romatizmaları geçiren, mafsalları iyileştiren korkunun ihyasıyla, iki maceraperestin, dikilitaşın ay ışığında uzadıkça uzayan gölgesine kendilerini atmalarıyla sıçramaları da bir olmuştu. Loş ışık yüzünden görünmüyordu ancak taşın etrafı ve insan boyu altındaki kısmı sırılsıklamdı. Rumların kendilerini koruyacaklarına inandıkları bu taşa tükürme âdeti yüzünden bel bağladıkları tükürük ve balgamlar henüz kurumamıştı. Üstü başı rezil olan Hoppa Çelebi ayağa kalkarken bir de kaymış ve doğrulup, “Ya Sübhan, Ya Deyyan, Ya Mennan, Ya Hannan; sabır Ya Allah” deyip dayanç diledi ve devam etti; “Pirim, hüsnütelakki arzu edecek halde değiliz. Bir an önce başlayalım da bitirelim şu işi”.

Bunun üzerine Çelebi abdest alırken, Dölakruva da bir lağımcıdan aldıkları takım taklavatla taşın etrafında dönüyordu. Bu edevattan olan koca bir deniz kabuğunu taşın dibine çeşitli yerlerden dayayınca daha farklı bir makama sahip olduğunu anladılar. Ancak bu, kazmayı hemen savurmak için yeterli bir işaret değildi. Belki tam tersi yerden başlamalıydılar. Gizli odanın nasıl yerleştirildiğini bilmedikleri için işi biraz da talihlerine bırakmaları gerektiğine kanaat getirdiler ve yüzeydeki kıymetli mermeri sökerek, altındaki mıcırı kazımaya başladılar.

Zamanın yol yordam bilen ustaları mıcır harcı öyle derin dökmüşlerdi ki, bir adam boyu indikleri halde hala umdukları gibi bir kapağa ya da korktukları gibi toprağa rastgelecek görünmüyorlardı. Zanaatlarını en iyi biçimde icra eden ustalara, böyle kalın harç döküp kutsal emanetleri sağlam korudukları için ömürlerine bereket okumak ve bu hengâmede tırnakla kirece bulamış ince çakıl kazıttıkları için beddua etmek arasında kalmış Hoppa Çelebi’nin takati kesilmiş, süngüsü düşmüştü. Dölakruva da, aslında mıcırın zayıf olduğunu, etrafta yeniçeriler olmaması durumunda iki lağımcı kazmasıyla harcı tuz buz edebileceğini ah ederek söylüyordu.

Açılan çukurda bu debelenme sürerken dışarıda bir zılgıt kopuverdi ve bir kovalamacanın hengâmesidir patlayıverdi. Bizimkiler yürek ve kulak kabartıp dışarıyı dinler ve itidali elden bırakmamak için çabalarken açtıkları çukurun girişini bir kerte örtmesi için gerdikleri tülbent ezildiği ayağın biçimini alarak hızla aşağıya indi. Bu anda Kostantiniyye şehri korku avazeleri ile çınladı. Karşılıklı vaveylanın ardından tülbendi delip aşağı ineni, seri adım sesleri ardından başka birisi daha izledi. Sertçe inenler bulandıkları tozdan topraktan silkelenip, ne olduğunu anlamaya çalışırken bizimkiler umulmadık anda çukurlarına teşrif ve teşrih edenleri def edebilmek için bahaneler uydurmaya koyulmuşlardı. Hoppa Çelebi kendilerinin kubur açtığını, Piti Dölakruva da kendilerinin aslında lağımcı olduğunu ve Rahman ve Rahim olan Allah-ü Teala’nın kendilerine verdiği güçle Kâğıthane’den buraya kadar yeraltında geldiklerini öne süreceklerdi ki silkelenen, yüzleri gözleri açılıp fettan bakışları ortaya çıkanları gördüklerinde vazgeçtiler.

Bu şahıslardan birisi kazıttığı kafasındaki saçın iktidarını yüzünün geri kalanına yaymış pos bıyıklı, kızıl sakallı bir yeniçeriydi. Bu bıyıkları, dikilitaşın dibini kazan bizimkileri görünce öyle kabarmıştı ki Hoppa Çelebi öteki dünyaya daha az yükle gitmek için bildiği bütün duaları okuyor, büyük peygamberlerden şefaat diliyordu. Pos bıyıklı cengâverin, kendinden önce kuyuya düşen gayrimüslim kılıklıyı ensesinden yakaladığı gibi tokadı patlatmasıyla, Çelebi ve Dölakruva kazabildikleri en uzak tarafa yapıştılar.

“Bre teresler, bre kavatlar başka işiniz mi kalmadı toprağı didişliyorsunuz? Yoksa gömünüz mü var. Sizi köftehorlar sizi! Caddeyi erketeye yatmayıp, şu küffar balyosu kovalamasak sizi de bulamayacaktık ha!” diyerek bizimkilerin şafağını attıran yeniçeri sözlerine aynen devam etti; “bet bet bakmayın ulan hımbıllar! Ne gömdünüzse geri çıkartın yoksa ben sizin bağırsağınızı çıkartır bumbar edip kurda köpeğe yediririm”.

Bu sözler üzerine Çelebi ve Dölakruva çaresiz eşelemeye başladılar. Fare gibi mıcırı kazıyanlara ibret olsun diye midir, yeniçeri de kovaladığı balyosu pataklıyordu, ama ne pataklama. Zallâm yeniçeri, balyosu soymuş bileğine doladığı kayışı çözerek zavallı adamcağızı tükürüğüyle ıslata ıslata dövüyordu. Bayılmasının bile kurtaramadığı, zalim askeri üzerinde tepinmekten alamadığı adamın ağzında diş kalmamış, sol gözü tamamen kapanmış, bedeninin her yeri kan fışkıran kabarıklıklarla dolmuştu. Nefes nefese kalan yeniçeri hıncını alamamış olacak ki yerdekine okkalı bir tükürük savurarak duvar dibinde fısır fısır konuşanlardan, eğilmiş vaziyetteki Çelebinin kaba etini gözüne kestirmiş, hafif sarhoşluğun verdiği uçarılıkla gülerek, tekmeyi basmaya doğru koşuyordu ki, iki cambaz aynı anda dönerek yeniçerinin kafasına lağımcı malzemelerinden olan ufak kürekleri indirmeye başladı. Sersemleyen asker silahına davranamadan Piti Dölakruva adamın belindeki kından yatağanı hızla çekip boynuna hızla salladı. Mübarek adam, o nasıl kılıç sallamaysa yeniçerinin midesine kadar inip zalimi ikiye ayırmıştı. Bu beklenmedik cüretleri karşısında kendileri bile şaşırmıştı ancak mıcırı bitirip, mermer bir kapağa rastgelmenin, o kutsal emanetlere ulaşabilmenin inayetiyle cebbardan kurtulma gücünün bileklerine indiği şüphesizdi.

Davrandıkları mermer kapağı zor da olsa yerinden oynatabilmişler ve odacıktan gelen küflü havayı teneffüs edebilmişlerdi. Ancak tam bu esnada olan şey bizimkilerin aklını başından oynatmıştı. Sanki mermer blok insafa gelmiş, bu iki acizin kendisini açmalarına yardım etmek için öylece salıvermişti kendini. Bu mucize karşısında apışıp kalan Hoppa Çelebi iç taraftan bir de zırhlı el çıktığını görünce geriye doğru iki adım sıçradı ve yerdeki yeniçerinin leşine takılıp yuvarlandı. Bu korku anında da “la ilahe illallah, muhemedun resülallah, Allahü ekber, laşerikünlehü” diyerek mermer kapı ardından ne çıkacağını gözlemeye başladı.

Kapak bir kişinin çıkabileceği kadar açıldığı an dışarıya su gibi on üç Rum süvarisi fırladı ve Dölakruva ile Hoppa Çelebiyi zorla içeriye soktu. İçeriye girdiklerinde bir köşeye pusmuş, gözleri ağlamaktan küçülmüş, temiz yüzlü bir adam gördüler. Onları şaşırtan şey adamın harmanisindeki işaretlerdi. İmparatorluk ailesine ait bu imler gözyaşlarına boğularak gururunu ayaklar altına almış bu kişinin üstünde olsalar da, yaldızlı işlemelerindeki ihtişamdan kaybetmiyordu. Askerler içeri girince sert sesli birisi, Rumca; “İmparator’un önünde eğilin” dedi. Çelebi ve Dölakruva şaşkınlıklarını bastırıp eğilmişlerdi, ancak İmparator olduğu iddia edilen kişi anlamsız anlamsız gülmeye, aklını yitirmişçesine bağırmaya başlamıştı. Bunun üzerine askerlerden bir grup onun ağzını tutup sakinleştirmek üzere sıkı sıkı tuttu. Bahtsız imparator devletinin yok olmasına dayanamayıp aklını yitirmişti.

Daha fazla konuşmadan bu küçük asker grubunun lideri Hoppa Çelebi’nin dolap çevirme niteliğini gözlerindeki güvenilmez parıltılardan mı anladığından nedir; “bizi Rodos’a götürün hazinenin yarısı sizin olsun” dedi. Bu anda Hoppa Çelebi’nin gözleri odanın kuzey duvarını boydan boya kaplayan sandıklara ilişti ve şunu söylemeden edemedi; kutsal emanetlerden de İsa Aleyhiselam’ın asıldığı haçın parçalarını ve çakıldığı çivileri isteriz”.

Adam çaresiz kabul etti. Çünkü şehirden kaçabilmenin tek yolu normal tacirlerden farklı olarak, Akdeniz’de işgal edilen şehirlerin madrabazlığını yapan bu leşçi ve uyanık sınıfıydı. Sandıkların altın kaplama ve en murassa olanını indirdiler. Açtıklarında öyle ketum bir nur odaya gark oldu ki herkes havayla temas eden demirin yeşermiş yüzeyini avuç içlerinde hissetti. Bu öyle kutsal bir manzaraydı ki, avuç avuç dökülmüş naftaline aldırmadan o kutsal haçın odunundan sebeplenmek isteyen tahtakuruları, karıncalar, kurtçuklar ve bilumum börtü böcek ölüme seve seve koşuyordu. Allah-ü Ekber diyerek şöyle bir irkilen Hoppa Çelebi’nin şaşkınlığı, süvarilerin hoşuna gittiğinden midir, adamlar sırayla Musa’nın yere vurduğunda su çıkartan asasını, Nuh’un gemisini yaptığı baltasını, buğday yetiştirmeyi insanlığa öğreten Âdem’in yabasını da gösterdi. Düzülmüş bir çeyizin serimini izleyen koca karılar gibi ağızları açık vakit geçiren adamları köşede, girdiği sinir buhranından sonra uyuyan imparatorun karnından gelen gurultular uyandırmıştı da kendilerine gelip durumun vahametini kavrayabilmişlerdi. Neyse ki Piti Dölakruva ve Hoppa Çelebi süvarilere önderlik ediyordu da küçük bir kurtulma şansları vardı. Çelebi havsalasını ucundan zorlayınca herkesi harekete geçirdi. Önce imparatoru çırılçıplak soydular ve az önce yeniçerinin dayaktan öldürdüğü Balyosun elbiseleri giydirdiler. Elbette balyosa da imparatorunkileri… Daha sonra bu bahtsızı üzerindeki işaretli elbiselerle saray önündeki ceset yığınlarının arasına attılar ki bulunsun ve imparatoru öldü sanarak peşini bıraksınlar. Gerçi Balyos pek imparatora benzemiyordu ancak yediği dayak yüzünden kaymış ağzı burnuna bakınca bunun bir insana benzediğini söylemek de imkânsızdı.

Gerçek imparatorun sırtındaki derin yaradan anlaşıldığına göre bu yürekli adam savaşmadan sıvışmayı seçmemişti. Aynı zaman da bir hekim olan Çelebi imparatorun sırtını kalın bir tığ ile dağlayarak yarasını kapatmıştı. Hemen sonra da bu emanet odasından Kostantiniyye şehrini yeraltından dolaşan dehlizlere girmiş ve ellerinde olan tek meşaleyle karanlığa karışmışlardı. Öyle dubara dolu koridorlardan geçmişlerdi ki askerler arasında bu dehlizlerin sorumlularından olanlar bile arada bir şaşırıyor geri dönmek zorunda kalıyorlardı. Görevlerinin mevkii yüzünden güneş görmediklerinden midir, yüzleri ölü gibi bembeyaz olan görevliler bu tünellerden Topkapısına, Limana, saraylara, sarnıç ve hamamlara hatta eski rivayetlere göre Prens adalarına bile gidilebileceğini söylemişlerdi. Öyle de oldu. Amalfi mahallesinden bir hamamda çıktılar. Piti Dölakruva yılan gibi süzülerek limana inip uygun elbiseler satın almıştı ancak tünellerden çıkmadan önce Hoppa düzenbazıyla Cenevizli yağmacıları bulup, Katoliklerin Papasına ellerinde kıymetli emanetler olduğunu bildirmelerini kararlaştırmışlardı. Bu kıymetli emanetler arasında İsa, Musa ve Nuh peygamberlerin yadigârları dışında Ortodoksların ruhani lideri olan ve Roma’nın karanlık zindanlarının iştahla beklediği imparator Konstantinos da vardı.

İki kafadar bu dolapları çevirirken, sessiz sedasız gelen elbiseleri giyip tacir gibi sokaklara çıkan akıl sağlığını yitirmiş imparator ve beraberindeki generalleri her şeyden habersiz kendilerini Sakız adasına götüreceklerini sandıkları gemiye gidiyorlardı. Hoppa ve Dölakruva limanda imparator ve taifesiyle ayrılırken Cenevizlilerin onları Sakız adasına 10 000 altın karşılığında götüreceklerini söyleyerek, aslında onları Roma’ya 50 000 altın karşılığı sattıklarını gizlemiş ve helâlaşmışlardı. Bu düzenbazlar aldıkları altın dolu sandıklar ve kutsal emanetlerle Kırım’a gitmek için bir gemi kiralamış fakat onca paranın verdiği harcama, dünyanın nimetlerini tüketme sabırsızlığı yüzünden Mehmet’in emrini unutarak yelkenleri sonuna dek germişler ve boğazın çıkışına yakın yedikleri toplarla suyun dibini boylamışlardı. Aynı makûs talih Mehmet’in öldü sandığı gerçek imparatoru, Roma’ya götüren Ceneviz kalyonunu da bulmuş ve o da Propontid sularından çıkamadan batırılmıştır. Hal böyleyken Kostantiniyye tılsımlarından mahrum kalmamış ve dünyanın dengesini koruyan bir terazi olmak vazifesini bıkmadan usanmadan yerine getirmiştir.

bunu kesinlikle okumam. haahh

RockMrBunny  25 Haziran 2008 13:20  
bu yazıya puanı basanlar: