Mea Culpa

blog'a geri dön

0 yorum var - 05 Haziran 2008 13:51

Yaklaşık 14 hz. civarından gövdeli ve yavaş yükselip 20 db’de patlayan bir frekansın sarstığı beynimle beraber içinde olduğum sanal evren de altüst olmuştu. Bu evrenin sakinleri olan kıçından birbirine yapışık sevgililer birbirlerini beceremediklerinden, yazıldıkları diğer kıçından birbirine yapışık sevgililere, yaşamak için sevişmeleri gerektiğinden muhtaçtı. Evet! Akıl almaz ama kuyruksokumlarından, cinsel uzantıları yahut çukurları birbirine temas edemeyecek biçimde birbirine yapışık olan bu sevgili canlıları, solunumunu da birbirlerine asla çekemeyecekleri silahlarından yapıyorlardı. Şu talihin işine bakın ki sevgiden göt göte gelmiş yaratıklar, yaşamak için başka uzantı yahut çukurlara ihtiyaç duyuyordu. Şu vaziyette iki adet götünden birbirine yapışık sevgilinin hayat için birbirlerini düzüşlerini izliyor olmamı, okuyucu röntgenciliğe bağlamak yerine hayretle irkilmeliydi. İzlediğim bir Macar pornosunda buna benzer bir zincir görmeme rağmen kıskançlık ve yaşamak için birbirine kenetlenen bu toplu seks manzarasından yoğun bir duygu karmaşası da yükseliyordu. Testis yahut yumurtalıklara kaymış akciğeri ferahlatmak, beyinleri oksijene boğmak için bacak aralarından birbirini çeken çift bir yandan nefes almak mucizesini gerçekleştirdiği için inliyor bir yandan da eşini bir iki santim mesafeyle başkasına kaptırmanın hüznünü böğürdeyerek yaşıyordu. Kamasutra şu vaziyet karşısında öyle çaresizdi ki…

Frekansla sarsılışıma geri dönersek, o anda sadece ben değil gökyüzünde birbirine kayan götünden yapışık çift de sarsılmıştı. Ve karanlık dört bir yandan bana akarken onlar karalanmayı bir hediye olarak görerek, kıskançlıktan, hasetten, eşini paylaşmanın delirticiliğinden kurtulmak için sevinçle haykırdı ölüme. Ya da gördüğüm buydu, belki de orgazm oluyorlardı…

Her şey karanlığa gömüldüğü an kulaklarımda gözkapaklarımın açılış sesi pırtladı. Ardından motor, korna, insan sesleri, sinek vızıltıları, güneşin kavurduğu asfaltın çözülme ve ayak bileklerimle sıkıştırdığım yumuşak maddeden gelen bakteri gürlemeleri… Önümde saçtan fazlasıyla yoksun bir kellede biten minik tüylerin uzama sesiyle sevinçten çılgına dönecekken otobüs aniden hızlandı ve kafamı koltuğa sertçe çarptım. Bu uyanış kesinlikle şok ediciydi. Bu otobüse nasıl ve nerden bindiğimi hatırlamadığımdan çok, üzerimde babamın tatilden getirdiği abuk sabuk bir gömleğin oluşu aklımı başımdan almıştı. Soyunmak istedim ancak kıllı omuz ve sırtımı sergilemekle-müthiş tatil gömleğini taşımak yarışında omuzlarımı kapalı tutmam galip gelmişti.

Bir şeylere açıklık getirmek için toparlandığım an önümdeki kellenin sahip olduğu ağız ve burundan hınkırmaya benzer sesler yükseldi. Evet, karşımdaki inek burun deliklerinden birini kapamış ötekine yüklenerek burun kanatlarına takılmış tatak tanesini tazyike çabalıyordu. Ensemden giren ürperti çalışmak için elektriğini bekleyen bir makineye çevirdi beni ve eğildiğim gibi yerde, bacaklarımın arasında duran torbadan, buzdolabı poşetine sıkı sıkı bağlanarak kapatılmış çamurumsu maddeyi alarak adamın kafasında gerçek bir gümbürtü kopararak patlattım.

On kişinin olmadığı otobüsün yeni ilgi merkezi sevimli salak bir çocuk ya da güzel butlu bir hatunun poposu yerine karşımdaki adamın keliydi. İnanmamak hatta yanlış şeyi koklamak istesem de poşetin patlamasıyla ortaya çıkan koku ve yarı cıvık kıvamlı maddeden fışkıran mısır taneleri, hala yerde duran torbada yedi adet poşetlenmiş bok olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Bunu hangi kafayla, neden yaptığımı düşünmek için bir ömrü keyifle harcayabilirdim. Ancak kusa kusa dağılan karıların arasından öyle iki tip belirdi ki benim de kaçmam gerektiğini anladım. Ve nedense yerdeki torbayı da bırakmadım. Keli boka bulanan tataklı adam donmuş kalmıştı. Kapılar kapalı olsa da üzerime gelen şoför ve muavinini atlatabilirdim. Fakat işler filmlerde olduğu gibi yürümüyordu. Kahramanı ben olan şu vaka karşısında, güya kötü adamlar kafasını otobüsün demirlerine falan gömmeliydi. Bunun yerine ben kaçarken yerdeki boka ve galiba bokuma basıp düştüm. Burnum önünde beliren boka bulanmış mısır tanesi hafızamı anında çözmüştü. Evet iki gün önce Cevizlibağ’da bir üstgeçidi, elektroakustik çılgınlıklarım için kaydedip, psychoacoustics besteler yahut işkenceler icat etmek amacıyla bulunduğum sırada yemiştim bu mısırı. İlginçtir ki o zamandan bu yana son hatırladığım şey 16hz ile 18Khz aralığı dışındaki seslerde yakaladığım melodiler için sevinişimdi. Esas dumur anıysa birazdan yaşayacağımdı. Varlığını unuttuğum kulaklığımdan, kulağını dinleme konusunda geliştirmemiş bir insanın algılayamayacağı belli belirsiz sesler, sinyaller geliyordu…

bu yazıya puanı basanlar: