Mea Culpa1 yorum var - 01 Şubat 2008 20:28Pakize… İsminin son hecesi kulaklarımdan girip bütün bedenimi nefretle titreten sevgilim benim. Hayatıma benim bile anlayamadığım bir hızla girip, yanlışlıkla balıklarımı öldüren, menekşelerimi kurutan, aptal ve sidikli köpeğini evime getirip her yeri batıran, güzel bir akşam yemeği yapmak için bütün evi soğan ve sarımsak kokutan sevgilim… Ona bir gecede âşık oldum ve o lanet gecenin sabahında benim evime taşındığını gördüm. Makyaj malzemeleri, dolaplar dolusu saçma sapan kıyafetleri, basımı ağaç düşmanlığı sayılabilecek kitapları, kesinlikle dinlenmemesi gereken müzikleri ve köpeğiyle geldiğinde elbette bu kadar tahammülü zor gelmiyordu, ismindeki o tını. Hatta hoşuma bile gidiyordu diyebilirim. Adını söylüyordum sürekli. O, varken ya da yokken, banyodayken ya da mutfaktayken… Kargaları bile dinlenesi yapabilirdi, sadece onun isminden oluşan bir şarkı. Bir gün, işlerimi bitirip, tiksindiğim sokaktan kendimi evime attığımda mutfakta yeni aldığı tabakları dolaplara yerleştirirken gördüm onu. Rengârenk ve pek entipüften bir yemek takımını bana sevinçle gösterirken, benim gözlerimde şimdiye kadar uzanan kızgınlığımın ilk şoku olan bir şaşkınlık vardı. Başka bir gün, yazı masamın karşısındaki kitapların yer değiştirdiğini fark edip yerimden kalktığımda iliklerime kadar işleyen bir korkuyla sıçradım. Yıllar süren araştırmalar sonunda Dublin’deki bir dostum aracılığıyla aldığım 1804 basımı “The Mysteries of Udolpho” serisi raflarda yoktu. Antika niteliğindeki dört kitabın yerinde duran aptal psikoloji kitaplarının isimlerini okudukça geçirdiğim şok katlanarak büyüyordu. Hemen televizyonun karşısında olduğuna emin olduğum Pakize’nin yanına gittim. Ancak odaya girmemle başımdan aşağı kaynar suların dökülmesi aynı anda oldu. Bütün film arşivimi dağıtılmış olduğunu görünce evimin mutsuz olduğunu anladım. Evet, eski güzel günlerden çok uzaktaydı evim. Oysa benim dışarıdaki tehditlere karşı kalemdi burası. Ve o hoşnut olmazsa sahibinden, güvenilirliğini kaybedebilirdi. Bunu anladıktan sonra, eski korkularım yeniden hortlayıverdi. Karanlıktan korkmaya başladım. Uyumaya, hatta gözlerimi bile kapamaya çekinir oldum. En kötüsü ise yeniden kollarıma güneş figürleri kazımaya başladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Pakize’nin hayatıma girmesiyle, neden bıraktığımı da bilmediğim alışkanlığıma tekrar başlayışımın sebebini de kestiremiyorum. Tek bildiğim, evim Pakize’yi sevmiyor ve onun burada olmasına müsaade ettiğim için, dışarıdaki kargaşanın içeriye girmesine izin vererek beni cezalandırıyordu. İşte tüm bunların mimarı, şimdi, saatlerdir yapmaya çalıştığı yemekleri getiriyor ve beni yemeğe çağırıyordu. Pakize, her şeye rağmen güzel yemek yapardı. Ama güzel yemek isteyen kimdi ki? Eskisi gibi yoğurt kabında bisküvi ve süt ezerek karnımı doyurmak istiyordum ben. Şimdi içinde olduğum duruma bakınca, yani boy boy çatal ve kaşığın, kâse ve türlü türlü tabakların, envaiçeşit ıvır zıvırın masadaki yerine yerleştirilmesinin bile bir saati aldığı halime bakınca, elimde eski yoğurt kovam ve evdeki birkaç mutfak gerecinden olan kaşığımla odalarımı dolaşarak, yarattığım düzeni izlediğim günleri özlemle hatırlıyordum. Elimde kâğıt ve kalemle geldim, Pakize’nin hep küçüklüğünden yakındığı masaya. Bunu görünce oturduğu yerden kalkıp elimdekileri, “şimdi yemek yiyeceğiz” diyerek aldı. O konuşurken, ses tellerinin boğazındaki oval koridora paralel olmaması yüzünden bozuk bir keman gibi ses çıkartırdı. Bu yüzden çıkan iki veya üç farklı ses, bir ağızdan çıkarken sinir bozucu olurdu. Evimin duvarları bu titreşimleri sevmiyordu. Kâğıtları alıp yazı masamın üstüne götüren Pakize’den kalemimi saklamayı başarmıştım. Duvarlarda rutubetten oluşan çizgiler bunu görünce, gizli gizli sırıtıverdi. Kalemi tutan elimi masanın altında sakladığımı fark eden lamba, ışığıyla aramıza giren bir örümcek ağının gölgesiyle omzumu dokundu. Çorba koymak için eğilen Pakize’nin mermer heykellerinki kadar güzel ve beyaz boynu parıldadı gözlerime. Hemen sonraysa sağ elimdeki kalem kızıla boyadı masayı ve güzel Pakize’nin boynunu. Yere yığılan kızın, gırtlağı parçalanmış, sıradan olmayan ses telleri sıradanlaşmıştı. Can çekişirken, gırtlağının ayrılan iki yakası delicesine çırpınıyor ve soluk borusu kan doluyordu. Ölümü kendi kanında boğulmaktan olacaktı. Ama her şey daha iğrençleşti. Bir öküz gibi böğürüyor ve yuttuğu kanı aksırıyordu. Evim sustur onu dedi. Üzerine atlayıp, kalbine ve ciğerlerine sapladım kalemi. Son hatırladığım, inen her yeni darbede Pakize’nin zayıflayan sesiydi. Kendime geldiğimde, evim belki de son bir defa kızdı bana ve ben belki de son defa bu kadar büyük bir pisliği temizlemek için kolları sıvadım. |