Mea Culpa

blog'a geri dön

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:26

Son üç aydır sabahın en erken saatlerinden, gece yarılarına kadar, efendim Eusebius’la Küçük Asya ve Doğu Ermenistan topraklarında yaptığımız bitki araştırmalarını toparlamaya çalışıyorduk. Beş yıl önce yola çıkarken, Konstantinopolis’e elimizde tamamlanmış bir elyazması ve bunun en az on kopyasıyla geri döneceğimizi kararlaştırmamıza rağmen gittiğimiz bereketli toprakların bizlere sunduğu çeşitlilik ve bu çeşitliğin eski bir hekim olan efendimin aklına soktuğu sarhoşluk yüzünden başarılı bir çalışma oluşturmayı başaramadık.

Efendimin büyük çalışma odası toprak, gezilerimizde ayıklayabildiğimiz tohum taneleri, efendimin hünerli ellerinden çıkmış bitki resimleri ve bu bitkilerin renkleri, kokuları veya boyutlarının not edildiği parşömenlerle doluydu. Bu karmaşa içinde uzun zamandır Kyzikos ve Amisos’da bulduğu adamotlarının eskizlerini arayan efendim bıkkınlık ve telaşla; “Parseğ bırakalım, yarın kaldığımız yerden devam ederiz. Hadi şimdi hiçbir yeri kurcalamadan bu odayı yarına kadar terk edelim” dedi. Başımı ‘evet’ anlamında sallayarak, peşinden çıktığım efendimin mahzene inen basamaklara yöneldiğini görünce passum’un tadını ya da tadına duyduğum bir gecelik hasreti damağımda hissetmiştim. Birazdan elinde, sonuna kadar doldurulmuş iki kâseyle yukarı çıkan Eusebius bir yandan da söyleniyordu; “Çok çalışmalıyız Parseğ, çok… Keşke zamanında daha fazla üstüne düşseymişiz yazıya geçme işleminin”.

Bir süre karşılıklı konuştuktan ve yarınki planımızı yaptıktan sonra yatmak için odalarımıza çekilecektik ki, avlu kapısından gelen seslerle bedenlerimiz kaskatı kesilmişti. İlk gürültünün ardından hızlı ve seri bir şekilde kapımız çalınmaya başlayınca, pürdikkat kabarttığımız kulaklarımızdan içimize dayanılmaz bir ürperme hissi aktı. Bırakalım buraya gece birilerinin uğramasını, gündüzleri bile hiç misafirimiz olmazdı. Zaten bu amaçla efendim köşkü buraya inşa ettirmişti. Hebdomon, Konstantinopolis’e yakın ancak sakinlerinin pek uğramayı düşünmeyeceği kadar uzak bir yerdi. Kimsenin işini göreceği bir şey yoktu. Daha önce bir papaz grubunun geldiğini görmüştüm ancak gecenin bu vakti kapımızı çalanların papazlar gibi hayırlı sebeplerden gelmiş olması olanaksızdı.

Efendim alelacele, kendine kılıç, bana da bir kama buldu ve beraberce alt kata, kapıya yöneldik. Bir yandan basamakları iniyor, bir yandan da efendimden talimatlar alıyordum. Şayet Macar ve Venedikli haraççılar geldiyse onları içeriye davet edecek biraz şarap verip boş bir anlarında işlerini bitirecektik. Elbette bunu elimizde titreyen silahlarımızla yapmayacaktık. Efendim Eusebius, baldıran otu dalları ve kırlangıç otu kökünden hazırladığı toz zehri sürekli yanında veya ulaşabileceği bir yerlerde saklardı.

Kapının önüne indiğimizde Eusebius tedirgin gözlerle bana baktı ve hala kapıyı çalan kişiye, “Kimsiniz?” diye seslendi. Bu andan sonra kapıyı tok ve ritmik seslerle çalan karşımızdaki de biz gibi sessizliğe büründü. Simetri ekseni kapı olan, bir ses arayan kulaklar yakınlaşması başlamıştı ki, korkuyla, korkulmayacak titreşimler duymaya çalışan kulaklarımızdan içeri tiz ve yüksek sesli bir tıklama girerek, efendimle beni bulunduğumuz yerden bir adım geriye zıplattı. Biraz önceki ritmi sadece daha ürpertici bir tiz oktavda çalan her neyse Eusebius’u kızdırmıştı. Bunun üzerine hızla ve sertçe kapıyı açtığında gördüğümüz manzara bizleri şok etmişti.

Tanrım beni bağışlasın ancak karşımızdaki, siyah bir harmani giymiş maymuna benziyordu. Boyu normal bir insanın yarısı kadar bile değildi. Ufak yüzüne tam bir tezat oluşturan iri elmacık kemikleri suratının yarısı ediyordu. Sol gözü yuvasından sökülmüş ve dağlanmış, sağ gözünün de iyi göremediği hareketlerinde anlaşılıyordu. Ancak esas şaşırtıcı olansa, kapının hızla açılmasıyla elindeki haçla kapıya vuran adamın yüzündeki iğrenç gülümsemeydi. Bu gülümseme, kalan tek gözünün zayıflığından geç idrak ettiği kapının açılışını fark etmesiyle son buldu. Bizi şaşkına çevirense bundan sonra oldu. Adam ya da her neyse bu şey, kendini efendim Eusebius’un ayakları dibine attı. Sağ elindeki haçı havaya kaldırmış, dudakları yeri öpen yabancının seri bir homurdanmayı andıran konuşmasından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Efendim hayretle yüzüme bakarken, çekinerek de olsa eğilerek adamı kaldırdım. Kapıyı ilk açtığımızda gördüğümüz hali pek merhamet gösterilesi biri olmadığını düşündürüyordu. Ayrıca gecenin bu vakti bizi epey de korkutmuştu. Ancak bundan kurtulmanın tek yolu cebine birkaç kuruş para sıkıştırmaktan geçtiği de, yere onursuzca kapaklanışından belliydi. Para kesemden çıkardığım yarım gümüşlüğü eline iliştirdiğimde, parayı bana uzatarak ve daha belirgin bir ses tonuyla, “Bağışlayın efendim, paranızı alamam. Ben buraya hekimi Efendim Theoliptos’un ricası üzerine çağırmaya geldim” dedi. Hekim diyerek kastettiği Eusebius’tu. Eusebius, “Efendin kim” diye sorunca, adam, “Aya Triada Manastırında papazlık ve kütüphanecilik yapan Theoliptos’tur” diyerek, kıyıyı işaret ederek devam etti; “Kayığımla sizi götürüp tekrar geri götürebilirim. Lütfen efendim, kardeşimizin canı çok acıyor, dişinin çekilmesi gerekli”.

Eusebius’un gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elbette bunun sebebi dişi çekilecek bir hasta bulması değil, hastanın Aya Triada manastırındaki değerli kütüphanenin sorumlularından oluşuydu.

  • * *

Nihayet kıyılarına ulaştığımız Halki adası bizleri, üzerinde çok az yabancı barındırmanın verdiği açlıkla içine çekiyordu. Küçük bir taş limandan tepedeki manastıra kadar dümdüz ilerleyen yol, ortalık çok karanlık olsa bile ağaçların, gökyüzünden akan karanlıktan daha koyu siluetleri sayesinde seçilebiliyordu. Önümüzde, kendisini izlediğimiz ve gözlerinden biri hiç olmayan ve diğer gözünün akıyla, bebeği ayırt edilemeyen bir adamı izliyoruz, taş limandan aldığımız meşalelerin ışığını yutmaya çalışan karanlığın içine yürüyoruz ve tepede bir akbaba yuvası gibi duran manastıra diş çekmeye gidiyoruz… Tüm bunlar delilikti ama efendim Eusebius’un böyle garip takıntıları ve merakı, şu yaptığımızı ona dünyanın en mantıklı işi gibi gösteriyordu. Henüz küçük bir çocukken onun yanına verildiğimden beri Aya Triada Manastırına olan sempatisini biliyordum. Ona göre buranın kütüphanesinde yüz farklı İncil ve eski Yunan ve Pers düşünürlerinin kaybolmuş, yok edilmiş eserleri burada saklanıyordu. Zaten bizleri bu maceranın içine atan da efendimin bu inancı olmuştu.

Kan ter içinde kapının önüne geldiğimizde kütüphanecinin çırağı görünen büyük kapı yerine arka taraftaki küçük kapıdan bizi içeri soktu. Girdiğimiz dar koridorun sonundan titreyen alevler görünüyor ve alevlerin bu titreyişine paralel alçalıp yükselen iniltiler duyuluyordu. Ancak bir zindana uzanan dehlizlere benzeyen koridordan çıktığımızda büyüleyici bir manzarayla karşı karşıya kalmıştık. Tavanı beş adam boyu yüksekliğinde olan devasa bir salonun içindeydik. Ancak esas şaşırtıcı olan tavana kadar uzanan raflar dolusu kitaptı. Sadece ciltlenmiş eserler değil parşömenler hatta papirüsler bile vardı. Ve bu koca salon gecenin kör vakti olmasına rağmen öyle aydınlatılmıştı ki, onlarca kandilin yaydığı yumuşak ve titrek parlaklık, Hebdomon’a gelen ve gelirken gecenin üzerimize işlediği soğuğu çözer gibiydi.

Efendim Eusebius’un gözleri salonun duvarlarını tamamen örten sıra sıra rafa kilitli kalmıştı. Başını çevirebiliyor, gözünü oynatabiliyor ama raflardaki büyünün etkisinden çıkamıyordu. Öyle ki salonun sonundaki masada önünde kocaman bir kitap duran adamın iniltilerini yeniden işitebilmek için bir süre geçmesi gerekmişti. Aniden kendine gelen Eusebius, inleyen adamın yanına koşarcasına geldi ve en son bir yıl önce haçlı şövalyelerinin başı olan Doçe Dandolo’nun mesane taşı ameliyatında kullandığı alet çantasını açtı. Yıllar boyu onun cerrahi operasyonlarına şahit olduğum için ben de hekim yarısı sayılırdım. Adamın küçük azı dişlerinden ikisi berbat durumdaydı. Ağrısını ilaçla kesemeyecek ve kalıcı bir çözüm yapamayacağımız için diş çekilmeliydi. Kütüphanecinin çırağından da yardım alarak, adamın ellerini ve ayaklarını oturduğu sandalyeye bağladık. Eusebius aletlerini hazırlarken ben de çırağa, efendisinin başını nasıl tutacağımızı anlatıyordum. Eusebius elindeki bıçağı adamın ağzına götürüp diş etini kazımaya başladığında bana keten tiftiği hazırlamamı söyledi. Bunu oyuk dişin içine sıkıştıracak ve çekerken parçalanmayı önleyecektik. Diş eti kazınan adamın çığlıkları manastırdaki diğer papazları kütüphaneye doldurmuştu. Diş eti tamamen kazınarak dişten ayrıldığında çürümüş kısımları hazırladığım keten tiftiğiyle dolduran Eusebius küçük forseps yardımıyla dişi dikkatlice çekti. Dişin özelliği ve haline bakarsak epey başarılı bir operasyondu. Küçük azı dişleri forsepsin tutamayacağı kadar ufak köklere sahip olduğundan çekilirken kemiği kırma ihtimali vardır. Neyse ki başımıza böyle bir şey gelmemiş işimiz kısa sürede bitirmiştik. Efendim yarı baygın yatan hastayı bana bırakarak yeniden raflara dönmüştü. Benim işim de ban otunu kökünü sulandırılmış sirkede bir süre bekletip, biraz tuz kattıktan sonra bitecekti. Daha sonra kütüphaneci bu ilacı yutmadan ağzında uzun uzun beklettiğinde hiçbir şeyi kalmayacak, diğer çürük dişleri de kurtulacaktı.

Efendimin kitaplara olan ilgisini gören papazlar rahatsızlıklarını, gözlerini ayırmadan Eusebius’a dikerek belli ediyordu. Bunun farkına varan Eusebius yarı baygın haldeki kütüphanecinin yanına gelerek, “Theoliptos kardeş, bizler artık gidelim. Sana yaptığımız ilacı bitene kadar günde iki defa kullanırsan hiçbir şeyin kalmaz” dedi. Bunun üzerine toparlanan adam, efendimi sevinçten çılgına çeviren ve salondaki diğer papazların duyamayacağı şu sözleri fısıldadı; “Hekim Eusebius, gecenin bir vakti buraya ricamı kırmayıp geldiniz. Size minnettarlığımı göstermek için tekrar davet etmek isterim. Dilerseniz Haftaya bugün sabahın ilk ışıklarıyla, çırağım sizi evinizden yine alır. Hem bir kontrol olur bu dişlerim için”.

  • * *

Kütüphaneci Theoliptos’un daveti üzerine, kütüphaneyi bir kez daha görecek olmanın verdiği heyecanla efendim Eusebius, büyük bir istekle kürek çekiyordu. Geçtiğimiz bir haftayı nasıl geçirdiğine şahit olduğum için heyecanını anlayabiliyordum. Öyle ki ne botanik çalışmalarına devam etmiş, ne de o geceden sonra çalışma odasına girmişti. Hafta boyu hangi eserlerin kütüphanede olabileceğini düşünerek geçirmişti. Halki’nin taş limanına, işte böyle bir yürek çarpıntısıyla ayak basmıştı Eusebius.

Tepedeki manastırın ardından yükselen güneş, geçtiğimiz gece geldiğimiz adanın ürpertici çehresini tamamen değiştirmişti. Ihlamur ve çam ağaçlarının yükseldiği ada, günün ilk ışıkları altında huzurlu bir rüyadaymış izlenimi veriyordu üzerindekilere. Manastırın uzaktan görünen devasa girişine ulaşma çabası özellikle de Eusebius’un ciğerlerinde seri solumalar olarak ortaya çıkıyordu. Avlusundaki dağınık yerleştirilmiş çiçek tarhlarını, gökyüzünü delen ıhlamur ağaçlarını ve süslü birkaç mezarı gece geldiğimizde görememiştik. Geçen gelişimizde olduğu gibi şimdi de büyük kapıdan değil, manastırdan tamamen ayrı gibi duran kütüphanenin kapısından içeriye girecektik. Theoliptos’un çırağı koca anahtarıyla kalın tahta kapıyı kütürdete kütürdete açtığında kütüphaneci tam karşımızda ve gülümseyerek karşımızda duruyordu. İlk anda Eusebius’un boynuna atılan adam dişini çekerek onu ağrılarından kurtaran efendime minnettarlığını süslü ve içinde “tanrı” kelimesinin defalarca geçtiği cümlelerle öder gibiydi. Bizleri içeri davet ettiğinde yani kokusu buraya kadar gelen deri ciltlerin rafları doldurduğu salonu gösterdiğinde, Eusebius’un içi ancak rahat edebilmişti. Efendim kitaplarla sunulacak bir teşekküre, tanrıdan ve onun yardımından daha fazla önemsiyordu. Galiba bu onun küçük günahlarından biriydi

Uzun uzun Theoliptos’un dişlerinden ve yine tanrıdan bahsettikten sonra konu nihayet diş ağrıları geçtikten sonra iyice gevezeleşen Theoliptos’un kıymetli meşgalesine gelmişti. Bu andan sonra sohbet öyle koyu bir hal almıştı ki, bu manastırın efendimin söylediği gibi gerçekten de insanlık tarihinin en büyük eserlerinin saklandığı bir yer olduğunu anlayabilmiştim. Beş adam boyu yüksekliği olan duvarlardan biri tamamen ilk İncillerden oluşuyordu. Bunlara dokunmamıza pek gönüllü yaklaşmayan kütüphaneci yakın zaman düşünürlerinin eserlerini incelememize izin vermişti. Moses Maimuni, İbn Rüşt hatta Origen, Philo, Plotinus ve Zeno’nun eserleri bunlar arasındaydı. Efendim Eusebius neredeyse ağlayacaktı. Bu durumu gören kütüphaneci ona kütüphaneyi daha yağlı ballı anlatmaya başlamıştı ki, tiz bir çocuk sesi hepimizi sıçrattı. Ses öyle derinden gelmişti ki, kulaklarımızda çınlarken ilerleyip geldiği uzun koridorların tahayyülünü yapabilmiştik. Adanın ve manastırın yabancısı olan efendim ve ben önce Theoliptos ve çırağıyla, sonra da birbirimizle göz göze gelmiştik. Efendim şaşkınlığın ve içimize yerleşen ürpertinin yutkunmaları eşliğinde bunun ne olabileceğini sormaya yeltenmişti ki, kütüphaneci çırağının ensesine okkalı bir şaplak yerleştirdi. Sonra da sanki biz yokmuşuz gibi daha önce hiç dikkatimizi çekmemiş olan taş zeminli odanın ortasındaki tahta kapağı güçlükle açarak düzensiz basamaklardan aşağı indi.

Efendim Eusebius yavaş adımlarla bu kapağa ve kapağın açıldığı basamaklara yönelmişti ki, biraz önce yediği tokadın sarhoşluğundan kurtulan çırak önüne geçti ve iğrenç gözlerini üzerimizden ayırmadan, bedenine yakışmayan bir kıvraklıkla kendini içeriye sokarak kapağı üzerine kapadı. Eusebius ve ben birbirimize bakarken metal bir tırkazın sertçe yuvasına giriş sesi duyuldu. Efendim yanıma yanaşarak kısık sesle “Manastırlara daha önce küçük çocukların kapatıldığını duymuştum ama onların yeraltındaki zindanlara kapatıldığını sanmıyordum. Sübyancı keşişler! Böyle şeylerin olmasına izin veren Tanrı’ya tahammül edemiyorum” dedi. Bunun üzerine biraz önce sadece bir kez haykıran ses yeniden duyuldu. Hem de ne bağırma… Ses ensemizden içeri işleyip ikimizi de titretmişti. Aralıksız bağıran sese birazdan sert tokat sesleri de eşlik etmeye başladı. Aşağıda her ne oluyorsa çığırından çıkmış olmalıydı çünkü tüm bu bilinmeze artık delicesine bağırıp çağıran, sapık kahkahalar atan çırağın sesi de karışmıştı. Duyduğumuz sesler ikimizin de kafasında aynı görüntüleri çiziyordu. Evet, Theliptos aşağıdaki çocuğu çılgınca dövüyor ve bundan zevk alan o meşum yaratık da kahkahalar atıyordu. Bir süre devam eden bu gürültüye çırağın yediği tokatlarda karışıyordu. O iğrenç kahkahaları yediği şamarların etkisiyle anlık olarak kesiliyor ancak onu susturmak yerine daha delirtiyordu.

Eusebius’un yanına sokularak “Efendim artık gidelim isterseniz” dedim. Girdiği şok ve ne yapacağını bilmez haliyle yüzüme bakmaya başlamıştı. Korkuyordum ve korkum bana utançtan daha çekilmez geliyordu. Eusebius’un aklını yerine getirmek istercesine “Hadi Efendim Eusebius, isterseniz şuradan birkaç İncil örneği alıp kaçalım, hadi!” bunları söylerken sesler kesilmiş ve bizim korkulu bekleyişimiz başlamıştı. O anın sessizliği kulaklarımızı yırtarken ve efendimle ben pürdikkat odanın ortasındaki kapağa yönelmişken arkamızdan, salonun girişinden gelen ve bir ok gibi bedenimize saplanarak bizleri korkudan bembeyaz eden bir ses geldi. Döndüğümüzde yıkanmış, ıslak ellerinin eklem yerlerine kan toplanmış Theliptos’u karşımız da bulunca beynimin başımı parçalayarak dışarı çıkacağını sandım. Adam bizleri sakinleştirmek istercesine, “İçine şeytanın girdiği bir çocuk, ailesi bizden yardım istedi ve onu aşağıya zindanlarımıza kapattık. Bu tatsız durum için özür dilerim” dedi ve devam etti; “Eusebius size incilin ilk kopyalarından vereceğim affınıza sığınmak için. Gerçekten çok üzgünüm. Tanrı bazı çocuklarımızın tıynetine iblisi sokuyor. Hem ona hem bize ders olsun diye. Mütecaviz bir şeytan yavrumuzun içine giren. Affedin.”

Adam sözünü bitirdiği anda salonun ortasındaki kapağın sürgüsü tıkırdadı. Bunun üzerine kütüphanecinin gözleri yuvalarına zor sığar olmuştu. Kulaklarından girip, gözlerinden fırlayan endişe olan ses, şimdi de ayaklarını harekete geçirmişti. Kapak açılmasın diye üzerine çıkan adam, yaptığı hareketi kaygıyla izah etmeye çalışıyordu; “Çıkarsa bize saldırır.”

Bizdeki sessizliği efendim bozmuştu. Tehditkar bir tonla, “Hemen o kapağın üstünden in seni pis sübyancı!” diye seslendi kapak üzerinde duran adama. Kütüphanecinin cevabı endişesini bastırmayı bilen bir sakinlikle geldi; “Kardeşim sandığın gibi değil. Şimdi lütfen gidin buradan size beş tane İncil aslı ve her hafta bir kopyasını gönderirim. İnanın bildiğiniz gibi değil”

İşte bu anda Eusebius hiç ummadığım bir hareket yaptı. Yanında durduğu raflarından birinden kaptığı parşömeni adamın kafasına indirdi. Tirşenin sarılı olduğu gül ağacı ve tokmağa benzer başları adamın kafasında onlarca kere patladı. Nihayet Efendim sakinleşince ve ben sindiğim köşeden çıktığımda kütüphanecinin sağ şakağı ve sağ göz yuvasının tamamen göçtüğünü ve paramparça olmuş kemik parçalarının beyine saplandığını görebildim. Öyle kötü bir koku ortaya çıkmıştı ki, cesedin yanı başındaki efendim aralıksız kusuyordu.

Kütüphanecinin sol bacağının üstünde olduğu kapaktan gelen tıkırtılar üzerine efendim bacağı kaldırmamı işaret etti. O da kapağı kaldırmak için doğruldu. Sürüklediğim adamın ardından açılan kapaktan hayatımda görmediğim ve görecek olduğumu sanmadığım bir şey çıktı. Bu derisi tamamen yüzülmüş bir kız çocuğuydu. Akıttığı kana ve hala hayatta olduğuna bakılırsa çok da önce olmuş bir şey değildi. Salona çıktı ve bize göz ucuyla baktıktan sonra yere yığıldı. Hemen yanına gelen efendim onun için bir şeyler yapmaya çabalasa da yararsızdı. Kız ölmüştü.

Eusebius ve ben tüm bu olanları idrak etmeye çalışsak da başarılı olamıyorduk. Her şey bir kâbus gibiydi. Tam kendimi bunların bir rüya olduğuna inandırmaya çabalıyordum ki bunun sağlamasını yapmak için gelmiş gibi görünen çırak açık kapaktan usulca yukarıya çıktı. Kütüphanecinin kafasını parçaladığı papirüsü eline alan Eusebius, çırağa doğru yönelmişti ki, çırak elini kaldırarak ve biraz önce yediği dayak yüzünden içindeki dişlerden boşalan ağzını açtı ve zorlukla konuştu. “Efendim gelin… Çocuklar aşağıda efendim. Ben yapmadım.”

Eusebius ve ben pek güvenmesek de çırağı takip ettik. İçine girdiğimiz karanlık delikte el yordamıyla ilerlerken çok ileride kandillerin titreyen ışıklarıyla aydınlanan bir yere açılan bir kapı gördük. Bir yandan koşarcasına oraya ulaşmaya çabalıyor bir yandan da, çırağın zırvalıklarını dinliyorduk. “Ben masumum efendim, ben yapmadım. Her şeyi kütüphaneci efendim yaptı. O kötü biri. Kendine Kutsal Baba’mızı değil İblis’i Tanrı yapmış”

Nihayet dehlizin sonuna geldiğimizde bizleri berbat bir kan ve leş kokusu karşıladı. Dehlizin açıldığı yerse pis kokunun aklımızda büyüttüğünden çok daha fazlasını barındırıyordu. Bir mağara içindeydik ve bu mağara zindanlarla doluydu. Raflar kavanozlarla doluydu ve bu kavanozlarda toprak ve kan vardı. Ancak en kötüsü bunlar değildi. İçeri girene yaşıyor olmayı tiksindiren şeylerdi bunlar. Bu yüzden tepkilerimiz insancıl olmuyordu.

Ayaklarından asılarak sarkıtılmış ve derisi yüzülerek göğsü paramparça edilerek neredeyse kalbi sarkan dört küçük kız cesedi altlarındaki koca kazanı kanla dolduruyordu. Çocukların çenelerinden geçirdiği ipi ayaklarına bağlayarak gerdirdiğinden cesetlerde hiç kan kalmamıştı. Efendim ardımızdaki duvarı bana gösterdiğinde tüm bu sapıklığın sebebi karşımızda duruyordu. Gerilmiş ve belki de onlarca çocuğun derisinden yapılmış bir perdede Pers dilinde bir şeyler yazıyordu. Çırak yine konuşmaya başladı, “Kütüphaneci İblis tanrısına kurban ettiği çocuklardan sanat yaptığını söylüyordu. Bu yüzden onu sağ kolu yapacakmış. Ben yapmadım hepsini o yaptı, yazısını bile kanla yaptı. Ben yapmadım efendilerim.”

Eusebius çok iyi bildiği Pers dilinde insan derisinden yapılmış perdede yazanları okumaya başladığında mağarada soğuk rüzgârlar esti;

Bakirelerin pak kanıyla yıkanan Ahriman;
Ahura Mazda’nın üç bin yılı geçince
Ve yer kürenin merkezi olan bu şehrin
Dehlizlerinde yeniden doğunca temsilcin insan,
Yiten canların, akan kanların ve bütün feryadın
Anlaşılacaktır, olduğu senin serin yastığın.

Bin yılın kaldı, sıcak kanla sulanacak!
Ve kuzgunların, gözleri bu dünyaya kapanıp
Sana açılmış ölü bakirelerine kanat çırpacak.
Bin yılı kaldı inmesine gökyüzünün
Bin yıl sonra bitecek esareti kötünün.

Bütün Arkonlar toplanacak o zaman
Kutsal şehrin gizli dehlizlerinde,
İşte o vakit duracak akan kan
Ve biliyoruz ki vericidir uyanan.

O zaman helal olsun akan kan!

Bakirelerin bizi dinliyor Hamuşa’dan
Onlar için merhamet et
Çünkü onlardır seni yaşatan…

Eusebius beni kolumdan tutarak koşa koşa kütüphanenin salonuna, oradan da geldiğimiz küçük tekneye kadar bayır aşağı koşturdu. Ardımızda bıraktığımız adadan tekrar gelmemek üzere ayrıldık. Bir yandan küreklere asılan adam, bir yandan da “Bu ülkeyi terk etmeliyiz” diye bağırıyordu.