Mea Culpa

blog'a geri dön

aferim0

Keşif

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:25

Güneş, denize açılmak için haftalardan beri bekleyen kadırganın selametle yola çıkacak oluşunu müjdeler gibi Kartaca’ya göz kırpıyordu. Kaptan Carus dâhil herkes alt destekler dediğimiz güçlü halatları turnikeler yardımıyla pruvadan kıça germekle meşguldü. Bense turnikelerle oluşturulan bu yapay gerilimin kuvvetini ölçüyordum. Uzun zamandır beklediğimiz açık hava, yıldızlar ve ayla yarışan bulutların sabaha karşı dağılmasıyla yolculuğa çıkacak olmamız hepimizi fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Çünkü bu takım en son imparator Tiberius’un emriyle Phocaea’ya tam iki yıl önce sefere çıkmıştı. Elbette denize çıkıldı, kürek çekildi. Fakat bu sefer ki yola çıkışımız her zamanki devriye turları değildi. Bu kez Calpe şehrini geçerek büyük denize açılacaktık.

170 kürekçi, 14 deniz eri, 12 yelken görevlisi ve 5 subaydan oluşan mürettebat, ben gibi subayların ve yelken görevlilerinin çıraklarıyla birlikte 215’i buluyordu. Irkları birbirine uysa dinleri uymayan bu kalabalığın tek ortak noktası imparatorun emriyle yeni topraklar bulup, imparatorluğun sınırlarını, savaşların yanı sıra kolonileşmekle de genişletmek dışında başka bir şey değildi. Perslileri, Ermenileri, Etiyopyalıları, Mısırlıları, Yunanları, Gotları, Keltleri ve Asya kökenli bazı ırkları içinde barındıran mürettebatın dinleri de en az milletleri kadar çeşitliydi. Pagan, Zerdüşt, Yahudi ve Şamanlar bu kalabalığın dinlere mensup kısmı olsa da, yaşamak için dine ihtiyacı olmayanları geçemezlerdi. Tüm bu çeşitliliğe rağmen kadırgada çıkan kavgaların tek bir nedeni olurdu; kürek katlarındaki anlaşmazlık. Bu yüzden çıkan kavgalarda bir Perslinin başka Persliyi, ya da bir Yunanlının başka yunanlıyı öldürdüğü görülmemiş olay değildi. Kürekçilerin silah taşıması yasak olmasına rağmen 170 kişi arasındaki asayişi tam anlamıyla sağlamak pek mümkün olmuyordu. Zaten kavgalar birçok kez kanla ıslanan soğuk metalin insan etinde titreşmesinden değil, güçlü kollar arasında boğazlananların, öküzlerinkini andıran böğürmeleriyle son buluyordu. Tüm fiziksel gelişimini kürekler sayesinde omuzlarında, göğüslerinde ve kollarında ilerleten forsaların bunu yaparken pek zorluk çekmeyeceğini söylemeye sanırım gerek yok.

Kaptan Carus subayların en yetkilisi ve en yaşlısıydı. Ancak o da yıllarca kürek çektiği ve söylediğine göre bir Nordik olduğu için kendisinden 20, hatta 30 yaş daha genç olan bizlerle güreşe bile girebilirdi. Kaptan olmasına, emrinde 200’den fazla adamı olmasına rağmen, bir türlü yerinde durmaz çekilen halatlara, ağır yelken katlamalarına koşar dururdu. Kızıl saç ve sakallarıyla neredeyse aynı renkte olan toparlak yüzünde tanrılarınkine benzer huşu ve vakarı aynı anda hissettirebilen bu adam Roma donanmasının en iyi kaptanlarındandı. Denizci olmasına rağmen kendisine teklif edilen savaş bakanlığı teklifini, denizden uzaklaşacağını düşünerek kabul etmemişti. Tüm mürettebatın saygısını kazanmış bu adam hakkında kimsenin kötü bir şeyler söylediğini duymamıştım. Zaten içkiyi fazla kaçırınca Araplara ve Perslilere küfür etmek dışında bir aşırılığı da yoktu.

Ancak herkes subay Carus kadar sevilmezdi. Kürekçilerden sorumlu iki subay olan; Pertinax ve Hürmüz birçok kere suikast girişimlerinden silah kullanmaktaki yetenekleriyle kurtulmuştu. Kendilerine arkadan bir kargı ya da palayla öldürmek için yaklaşıp başarısız olan adamlara cezalarını ölüm yerine kafalarını lombar dışına sıkıştırıp birkaç gün aç susuz bırakarak vermesine rağmen, bu adamları kürekçilerden kimse sevmezdi. Kötülüklerinden veya bir zorbalıklarından değil elbette. İstekleri, dertleri bitmeyen kürekçilerin başında olmak talihsizlikleri belki de. Bu görev dokuz yıl önce bana da teklif edilmişti, fakat duyduğum ilk anda geri çevirmiştim. Bir müddet terfi haklarım donduruldu bu yüzden, ancak işin teknik kısmında olduğum için rütbeler pek ilgilendirmiyordu beni.
Ben ve diğer subay Vitellius daha teknik konular için gemide bulunuyorduk. Vitellius bir dil bilimci ve bir gezgindi. Ekibe bu görev için katılmış ve seferimiz sırasında karşılaşabileceğimiz yeni insanlar, hayvanlar hatta otlar hakkında bile kayıt tutmakla görevliydi. Ben de bu ve diğer triremelerin mühendisi, mürettebatın doktoru, yelken ve küreklerin bakımını, en verimli çalışma hesaplarını yapan subaydım. Diğerleri gibi kürekçilerle çok fazla işim olmadığı için onların bana bir sempati veya düşmanlık beslediğin sanmıyorum. Ancak deniz erleri ve yelken ekibi içinde sevildiğimi söyleyebilirim. Kaptan Carus’la en uzun zamandır çalışan ve gemiyi tasarlayan ben olduğum için ekipte özel bir yerim olduğunu biliyorum. Bunun için alçakgönüllülük yapacak değilim. Hatta kibirli bile denebilirim. Ama donanmanın tasarladığım triremelerin hız, dayanıklılık ve önündeki mahmuzu sayesinde kazandığı savaşları göz önünde bulundurursak, haklı bir gururdan ortaya çıkan kibirliliği hak etmiyor da sayılmazdım.

Yolculuğa çıkmak için her şey hazırdı. Tüm kürekler, yedeklerine kadar bakımdan geçirilmiş, çift dümenin orantısı sağlanmış, şıkka baştan sona yenilenmiş ve her hangi bir fırtına durumunda kaybolma olasılığı üzerine çipolu demir çapalar da ikilenmişti. Güvertedeki silah odası, işinin ehli ustalar tarafından yapılan kılıç, kargı, pala, mızraklarla doldurulmuştu. En sağlıklı dişbudak ağaçları ve en kaliteli çeliklerinden yapılan bu silahları pek becerikli olmayan kürekçiler kullanacaktı. Her ne kadar gemi içinde silah taşımak yasak olsa da savaş durumunda, yalnızca beş subayın ve birkaç deniz erinin girmesi serbest olan bu odadan silah dağıtımı yapılıyordu. Elbette bu sadece karaya çıkarmalar için gerekliydi. Deniz savaşlarında kürekleri çeken güçlü omuzların öldürücülüğünü arttırdığı mahmuz ve tüm deniz erlerinin en az iki yıl dersini aldığı oklar ve mızraklar kullanılırdı.

Peksimetler, kurutulmuş domuz, sığır ve balık etleri, henüz taze olan sosis ve salamlar, incir, kayısı, portakal marmelâtları, balık sosları ve çeşitli şaraplarla yarıya yakını dolan erzak depomuzu Calpe şehrinden alacaklarımızla tamamlayıp büyük deniz için yiyecek hazırlıklarımızı tamamlayacaktık. Gerçi bu haliyle bile 6 ay aralıksız erzak sıkıntısı çekmezdik, ancak kaptan Carus, yiyecek ambarını doldurmadan büyük denize çıkmanın çok büyük tehlike olduğunu söylüyordu. Aslında yemekten daha önemli olan sorun su olacaktı. Roma’dan gelen birkaç coğrafyacının bizlere verdiği ve doğruluğundan şüphe ettiğim haritalara bakılırsa suyun olabileceği onlarca ada vardı. Fakat bu haritalar doğru olsa bile sadece boğazın çıkışındaki suları gösteriyordu. Sınır oluşturan kısmın bilinmeyen tarafı, yani bu palavracıların bile atıp tutmakta çekindiği sularla Calpe şehri arası 10 günlük deniz yolculuğuydu.

Bizimle aynı amaç için Galya’dan yola çıkan triremeler önce Kalay Adaları'na sonra da Kehribar kıyılarına uğrayıp, sularının ve topraklarının rengi siyah olan yerlere gidecekler. Bizlerse batıyla, güneybatı yönlerinde serbestçe ilerleyecektik. Her iki gemide de çok büyük hazineler saklıydı. Bundan sadece subayların ve deniz erlerinin haberi vardı. Sancak ve iskele kürekçilerini ikiye bölen ambarın içinde sintinesinden ambar kapağına kadar altın ve gümüşün dolu olduğu kürekçiler arasında söylenti olarak bile çıksa bir isyan çıkar ve rütbe sahibi tüm mürettebat kılıçtan geçirilirdi.

Geniş ambarların yemek, değerli süs eşyaları, altın ve gümüşten arta kalan yerleri ise bomboştu. Ve bu seyir için çok sakıncalı bir durumdu. Çünkü her biri ayrı bölmelerde ve duvarlarla ayrılmıştı. Özellikle gideceğimiz yerlere hediye olarak götüreceğimiz altınların, kürekçilerin görmemesi için en kıçta, sadece kaptan Carus’un kamarasından girilebilecek yerde saklanması çok büyük tehlikeler doğurabilirdi. Gemi basit bir fırtınada küreklerin, yelkenlerin ve manevraların geçiştirici hareketlerine anlamsız ve hesap edilmeyen bir tepki vererek alabora olabilirdi. Ayrıca bu halde 170 kürekçinin çektiği bir gemiye en uygun yelken seyrini, yani rüzgârı iğneden alarak ilerlemekten vazgeçmemiz gerekecekti. Çünkü kıç altınlar yüzünden ağırlaşacak ve akıntının yönüyle alakalı olarak daha hafif olan pruvamızı geniş çaplı daireler çizerek yalpalamasına sebep olacaktı. Ve pupamızdan aldığımız rüzgar bizi matafyonundan kurtulmuş bir yelken gibi sarsacaktı. Hızımızın zaten açılacağımız denizin tehlikelerinden korunmak için düşük olacağını ve sorunlu ağırlık dağılımı yüzünden çok daha alt seviyelere indireceğimizi düşününce Perslerin ağır ticaret gemilerinden pek bir farkımız kalmayacağını endişeyle gözlerim önüne getiriyordum. Ne de olsa bu benim tasarımım olan bir gemiydi ve onun performansını değerlendirmekte bana düşerdi.

Nihayet Carus demirin vira edilmesi emrini vermiş ve apiko pozisyonundaki demir deniz dibiyle tüm bağını kesmişti. Yıllardır denizdeyim, yıllar boyunca binlerce kez bu şekilde yola koyuldum ama her yenisinde, demirin salpa olmasıyla zayıf gıcırtılar yayan direklerin kükremeye başlaması, hafif titreşimler yayan güverte kaplama tahtalarının bir depremdekine benzer ayağımı yerden kesişi yaşadığımı hissettiriyor ve yaşamayı sevdiriyordu. O anda damarlarımda dolaşan kanı, kanı pompalayan kalbi ve bedenimin dört bir yanından başımın içine hücum edip “bu anı yaşamalısın” diye nasihatlar veren duyguları hissediyordum. Karadayken gittiğim pazarlardaki insanlara, tanıştığım kara lejyonerlerine hatta yattığım fahişelere acıyarak bakıyorum. Çünkü bu anı hiç yaşayamadılar. Denize çıkmaktan bahsetmiyorum, 170 küreğine rağmen 3 direkli olan bu kadırgayı kastediyorum.

Küreklere henüz emir vermeden önce bordaya sarkıtılan çırakların deve derisiyle kaplanmış kürek ıskarmozlarını yağlama işlemini bitirmesi bekleniyordu. Kürekçilerin sürekli tacizine maruz kalan bu çocuklar birçok deliğe yağ sürmezdi. Bunun yerine bordamızı yağlar, parlatırlardı.

Sonunda her şey bitmiş ve “al sancak” emriyle kadırga hizaya sokulmuştu. Serdümenlere sancak alabanda konumundaki dümeni düzeltmelerini bağırdığımda, kürekçilerin başındaki subay Hürmüz de iki yandaki kürekçileri harekete geçirdi. Rüzgârın ters esmesine rağmen kürek gücümüzle limandan rahatça çıktık. Daha önce hiç olmadığım kadar heyecanlıydım. Çünkü Calpe şehrinin ötesi sadece şarabı fazla kaçırmış insanların ve delilerin gitmek isteyeceği bir yerdi. Öyle ki bu çılgınlığı düşündükçe uyuyamıyor, kadırgamızın fırtınaların ve efsanelerdeki dev dalgaların karşısında yapabilecekleri ve yapabileceklerimiz hakkında hesaplarla kafa patlatıyordum.

  • * *

Kartaca’dan yola çıkalı tam 35, Calpe şehrinden geçeli 29 gün olmuştu. Sonu yokmuş gibi görünen denizde, haritalarımızda resmedilmiş adalardan sadece ikisine rastlayabildik. Su bulmak için yolculuğa ara verdiğimiz bu adalarda beş gün kaybetmiştik. Neyse ki su ihtiyacımızı, bize yirmi gün daha yetecek kadar karşılamıştık. Bu iki ada dışında pek çok kara parçası gördük, ancak neredeyse tamamen kayadan oluşan bu adacıklarda su bulmak imkânsız olacağından çıkarma yapmayı uygun bulmadık.

Şimdiye kadar olan yolculuğumuzda, mürettebattan iki kişi kaybetmiştik. Bunlardan birisi kürekçiler arasında çıkan bir kavgada öldürülmüştü. Kaptan Carus cinayet işleyenin ortaya çıkarılmaması durumunda bütün kürekçilere bir ay boyunca sadece peksimet verileceğini söylese de, suçlu hala ortada yoktu. Bunun dışında bir yelken görevlisi mayistra yelkenine camadan vururken, dikkatsizliği yüzünden, aniden sertleşen rüzgârın sereni başına hızla çarpmasıyla oracıkta can vermişti.

Son günlerde kürekçilerin yattığı o berbat yerde ortaya çıkan böcekler hem kürekçileri güçten düşürüyor, hem de çok iyi seyreden geminin hızını azaltıyordu. Bu böceğin nerden gelmiş olabileceği konusunda bir fikrim yoktu, ancak daha böcek ısırması şikâyetinde görmediğim türden yaralardı. Bir iğne ya da dişin açtığı küçücük bir iz, derinin altında bir karış morarma ve bu bölgelerde istemsiz kas hareketlerine sebep oluyordu. İşin kötüsü adamların hareket ettiremediği bedenleri bilinçsiz kasılmalar yüzünden şekilden şekle giriyor, haykırışları güverteye kadar geliyordu. Birisi bu çırpınmalarda şakak kemiğini, üst üste duran ranzaları destekleyen payandalara çarpmış ve sağır olmuştu. Bu durum davul eşliğinde kürek çeken bir forsanın artık işe yaramayacağı anlamına geliyordu. Başka bir kürekçi de karnından iki kez ısırılmış olduğu için sürekli kusuyordu. Böyle devam ederse birkaç güne kadar ölebilirdi. Büyük ihtimalle sokan böceğin zehri yüzünden bu hale gelen hastalar için cerrahi hiçbir girişim yapamıyordum. Elimden sadece ban ve adamotu köklerini neftyağıyla karıştırıp yaralara sürmek geliyordu. Bu da sadece acılarını hafifletiyor, iyileştirici hiçbir etki göstermiyordu.

Calpe’den aldığımız erzak ve çeşitli yüklerle iyice hantallaşan kadırga, üzerinde seyrettiğimiz deniz sakinken bir kaplumbağayı, fırtınalıyken kudurmuş bir köpeği andırıyordu. Bu istikrarsız seyir durumu gemiyi fazlasıyla yorsa da, mürettebatın güvenliğinden kuşkum yoktu. Böceklerin yol açtığı hastalığı ve ambarların dengesiz dolduruluşundan kaynaklanan seyir halimiz dışında her şey çok iyi gidiyordu. 200 kişilik mürettebatı olan bir gemide de bu denli sorunların ortaya çıkması gayet doğal karşılanması gereken şeylerdi.

  • * *

Yolculuğumuzun 47. gününde nihayet bir kara parçası görebildik. Henüz çok uzakta olan bu yeri, gökyüzüne saçtığı siyah dumanlar sayesinde fark edebildik. Aramızdaki mesafeden ve bizim fark edilmemizi sağlayacak dumanlarımız olmadığından, orada yaşaması muhtemel insanların kadırgayı görmesi imkânsızdı. Kadırgayı kıyıya yaklaştırmak oldukça riskli olacağından büyük filikalardan ikisi hemen hazırlandı. Subaylardan ben, Vitellius ve Pertinax’da karaya çıkacaklar arasına katıldık. Bizlerden başka 10 deniz eri ve 30 kürekçi filikalara dolmuştu. Silah kamarasından sağlanan kargılar ve iri mızraklar kürekçileri bu halleriyle acemi Etruria muhafızlarına benziyordu. Neyse ki ellerine tutuşturulan ve çarpışma anında sahibine sağlam bir savunma vaat etmeyen ahşap kalkanları tutmayı bile beceremeyen bu adamlar için endişelenecek bir durum yoktu. Ne bir sınır karakolunu savunuyor, ne de açık savaşa gidiyorduk. Burada bulunuşumuzun tek sebebi imparator namına keşiflerde bulunmaktı.

Filikalara geçmeden önce kaptan Carus beni yanına çağırdı ve kamaranın tam ortasında duran orta boy sandığı altınla doldurmakta olan Hürmüz’e yardım etmemi ve bu sandığı güvenle kıyıya çıkarmamı söyledi. Ben de hemen aşağı inerek kendi filikama 10 deniz eri ve seçilen 30 kürekçiden diğerlerine oranla daha az belalı olanları aldım. Böylece sandığın güvenliğini kısmen de olsa sağlayabilmiştim.

Diğer filikanın başındaki Pertinax’la işaretleşip kürekçilerime verdiğim emirle tekneyi karşımızdaki kara parçasına sürmeye başladım. Pertinax’ın filikası benden sonra yola koyulmasına rağmen kürekçilerinin benimkilerden daha kuvvetli ve tecrübeli olması yüzünden daha şimdiden aramızdaki fark epey açılmıştı.

Karaya yaklaştıkça bunun sandığımız gibi bir anakara değil, büyük bir ada olduğunun farkına vardık. Ancak okyanusun ortasında bir başına kalmış görünmüyordu. Hemen ardında onlarca irili ufaklı ada, yoğun bir pus duvarının ardından görünebiliyordu.

Bazen sancak tarafına dönüşlerde takılan dümen kanadının sürtündüğü bordayı, kendi palamla elimden geldiğince yontmak için eğilmiştim ki, filikanın kontrolünü bıraktığım Vitellius’un çığlığı üzerine belden aşağımı sarkıttığım küpeşteden ani bir hareketle doğruldum. Henüz dönüp Vitellius’a bakamadan, önümüzde seyreden filikadan yükselen gürültüler kulağıma gelmişti. Döndüğümde emrimdeki 18 kişinin tepkisizce subay Pertinax’ın filikasına baktığını gördüm. Başımı çevirdiğimde gördüğüm manzara karşısında atışları hızlanan kalbimin pompaladığı kan şakaklarıma sıçramıştı. Pertinax’ın başı bedeninden, kana susamış kürekçiler tarafından ayrılmıştı. Bedeni kontrolsüz kasılmalarla çırpınmaya devam eden Pertinax’ı denize atan kürekçiler hain gözlerini şimdi de bize dikmişlerdi.

Aramızda 20 kulaç yoktu. Kaçmayı aklımdan bile geçiremezdim, çünkü hem sayıca, hem de kuvvetçe bizden üstünlerdi. Zaten bunu göze almayacağımı tahmin eden kürekçiler, emrim altındakilere sesleniyorlardı. Vitellius’u ve beni öldürmelerini, aksi takdirde kendilerinin gelip hepimizi öldüreceklerini söylüyorlardı. Ancak benim filikamda yalnızca 7 tane kürekçi vardı. Gerisi deniz eri olduğu için, kariyerlerini mahvedebilecek bu teklifi kabul etmeleri olanaksızdı. Emrimdeki kürekçiler de sayılarının azlığı nedeniyle buna cesaret edemezdi.

Bu çıkmazı gören isyancılar küreklere geçerek, teknelerini bize yaklaştırmak için çabaladılar. Sancak tarafından gelen isyancılara savunmayı mızraklar ve kargılarla yapacaktık. Saplarını sintineye dayadığımız mızrakları sancak yönüne çevirdik. 10 mızrak havada dikili beklerken, kalanlarımız kargı ve kılıçlarla gelenleri karşılayacaktık. Bu arada işaret borusu acil durumu kadırgaya ulaştırmış olacağından dişimizi biraz sıkmamız yeterli olacaktı. Fakat bu küçük çarpışmanın kansız atlatılacağı anlamına gelmiyordu.

Sintinesi kana bulanmış filika artık fırlatılan kargının ıska geçmesinin mümkün olmadığı mesafedeydi. Kargıların fırlatılması emrini verdikten sonra, hafif bir serinlik taşıyan rüzgâr ve fışkırmayı bekleyen kanı tutan bedenler yırtıldı. En az yedi isyancıyı yere indiren bu ataktan sonra, kılıçlar ve palalar kınlarından çıkartılarak savunmaya geçtik. Hepimiz elimizdeki silahlarla canlarımızı alacak veya canlarını alacağımız insanların gözlerine bakıyorduk. Çatışmaya ramak kala uzaklardan yavaş yavaş gelen ve gelirken giderek büyüyen bir ses duyulmaya başladı. Hiçbir anlam veremediğimiz ses, milyonlarca domuzun bir araya gelerek ancak çıkartabilecekleri güçte ve rahatsız edicilikteydi. Sesin her geçen an daha güçlenmesi hepimizin yüzüne artan bir şaşkınlık ve korku ifadesi çiziyordu. Başlarımızı sesin geldiği yöne, yani adanın kuzey kıyılarına çevirdiğimizde, birden ortaya çıkan bir cisim hepimizin kanını dondurmuştu. Bizim filikalarımızdan bile daha küçük olan bir tekneyi andırıyordu, olağanüstü bir hızla uzağımızda kalan kadırgaya doğru ilerleyen cisim. Ancak bunun gibi bir hıza, hem de görünürde bir kürek ya da yelken sistemi olmayan ve bu denli küçük boyutlu hangi deniz aracı ulaşabilirdi ki?

Hepimiz (ki buna isyancılar da dâhil) öylece kalakalmıştık. Ancak ortalık henüz sakinleşmemişti. Tekne ya da her ne ise kadırgamızın önünde durmuştu. Biz hala neler olduğunu anlamaya çalışırken, kadırgamızdan bu küçük tekneye oklar, mızraklar atıldığını gördük. Teknenin kadırgamıza cevabı denizin yüzeyini, bulutlu olan havayı ve yüzlerimizi alev rengine boyamıştı. Ne olduğunu bilmediğimiz cisim iki tane ateş topunu kadırgamızın omurgasına atarak gemiyi ikiye ayırmıştı. Güneşten parçalarmışçasına yanan ateş topları kadırganın yanmasına bile izin vermeden, denizin dibine göndermişti. Kurtulanların çığlıkları kulağımızı yırtarken bilinmeyen cisim yeniden harekete geçmiş ve bu seferde bir su değirmeninin çarklarının dönerken çıkardığı sese benzer sesler çıkarmaya başlamıştı. Fakat öyle seri çalışıyordu ki, değirmeni bu denli hızlı döndürecek debi hiçbir nehirde bulunmazdı. Uzun bir süre deniz yüzeyini yavaşça süzülerek bu sesi çıkaran cisim sustuğunda ortalık ürkütücü şekilde sessizleşmişti. Ne tekne benzeri cismin garip sesleri, ne de mürettebattan denize atlayarak kurtulanların bağırışları duyuluyordu.

Bir müddet daha denizde süzülerek dolaşan tekne, sonunda yüreğimizi ağzımıza getiren hamlesini yaptı ve o dayanılmaz sesiyle ve akıl almaz hızıyla anında yanımıza kadar gelebildi. Tekne benzeri şeyle yüz yüzeyken adamlarıma, ellerindeki silahları bırakmalarını titreyen bir ses tonuyla fısıldadım. Yeniden başlayan sessizliği yere veya denize atılan mızrakların sesi bozduğu sırada, güverte denilebilecek bir yerden hafifçe açılan kapaktan bir insan çıktı. Göz göze geldiğimizde elindeki kargıyı en son bırakan ben oldum. Bunun üzerine elinde tuttuğu siyah bir kutuya doğru seslendi ve kapağı kapattı.

Korkuyla beklerken uzaklardan başka bir aracın sesi kulaklarımıza geldi. Daha pes sesi olan araç ortaya çıktığında boyutlarının da diğerinden daha büyük olduğunu gördük. Büyük tekne filikalara kadar sokuldu ve denize dik pozisyondaki kapağını açtı. İçeriden çıkan iki adam anlamadığımız dillerde bağırarak bizlere içeriyi gösterdi. Adamlar sanki önlerini görmemek için gözlerine siyah renkli cisimler takmışlardı. Hayatımda görmüş olduğum en iyi işçilikle hazırlanmış çizmeleri, bellerinde sopaları ve omuzlarına astıkları abanoza benzer bir başka cisim vardı. Mat ve oldukça ilginç şekilli bu nesnenin uç tarafı sürekli bizlere çevriliydi.

İsyancıların filikasından başlayarak açılan kapaktan içeriye teker teker ve üstlerimiz aranarak alınmaya başladık. Nihayet hepimiz içeriye doluştuğumuzda kapak kapandı ve o dayanılmaz ses yeniden kulaklarımızdaydı. Aracın harekete geçmesiyle hepimiz yere yığılıverdik. Hiç ışık olmadığından birbirimize çarpıyor ve birbirimize zarar veriyorduk. Çok geçmeden araç durmuş ve bizleri kendi idrar ve kusmuklarımızla içeriye kapayan kapak açılmıştı. Uzun ve karanlık bir koridora açılan kapaktan çıktığımızda asker gibi aynı tipte giyinen bu adamlar bizi bir odaya sokup, kapıyı yeniden üzerimize kapadılar. İçine girerek getirildiğimiz araçta ezilerek ölen iki kürekçi dışında hepimiz buradaydık.

Bir müddet sonra tavandan yere dik olarak fırlayan borulardan beyaz bir gaz sadece bir kez fışkırdı. Ne olup bittiğini anlamaya fırsat bulamadan hepimiz yere yığıldık. Kiminin şuuru hala yerindeydi, kiminin gözleri kaymıştı. Kartaca’nın bütün kumları üzerime yığılmış gibiydi. Ve zaman geçtikçe kumlar ayakta kalmaya çalışan şuurumun üstüne de konmaya başladı.

  • * *

Kendime dayanılmaz bir susuzluğun boğazlarımı kurutarak nefes alışımı zorlaştırmasıyla gelebilmiştim. İçine konulduğumuz zindanın kirli havasını teneffüs ederken kör bir bıçak ağzımdan burnumdan girerek ciğerlerime kadar iniyor gibiydi.

Küçük bir hücrede beş kişiydik. Emrimdeki deniz erlerinden ikisi ve subay Vitellius ölüler gibi uyuyorlardı. Bir diğer kişi ise kadırgamızdan olmayan biriydi. Fiziksel özellikleriyle gayet açık ayırt edilebilen bu adam hücrenin diğer ucundan beni ürkek bakışlarıyla süzüyordu. Bir ceylanınki gibi iri gözler, Mısırlılarınkinden bile daha esmer bir ten, kapkara saçlar ve bütün vücudunu kaplayan dövmeler adamın göze batan ilk detaylarıydı. Kendime geldiğim yerden doğrularak, karşımdaki yabancıyı ürkütmeden dilimizi bilip bilmediğini sordum. Adamın bakışlarındaki temkinli ifade, söylediklerimi anlayamamanın verdiği rahatsız edicilikle karışmıştı. Lisan konusunda fazlasıyla bilgili olan Vitellius’u çağırıp, yabancıyla konuşmayı denemesini isteyecektim ki, hücre dışından gelen ayak sesleri aklıma gelen bu fikri bir süreliğine beklemeye aldı.

Adımlar bizim hücremizin kapısı önünde durunca içimdeki heyecan ve korku doruk noktasına ulaşmıştı. Tam bu sırada uyuyan adamlarında horultuları kesilmiş, onlarda biraz önce benim geçirdiğim ayılma evresine girmişlerdi. Ancak kapımız öyle sert bir şekilde açılmıştı ki, geçirilmesi muhtemel şok yüzünden kötürümler ayaklanabilir, körler görebilirdi.

İçeriye giren dört adamdan üçü bizi buraya getiren askerler gibi giyiniyor ve abanoz ağacından yapılmışa benzeyen aletlerini tıpkı diğerleri gibi bize doğru tutuyordu. Diğer bir kişi ise asker gibi görünenlerden bile daha ilginç bir kıyafetle karşımızdaydı. Bu garip giyinişli adam konuşmaya başlayınca bütün garipliğini yitirdi. Çünkü bizim dilimizi konuşuyordu. Kısmen bizim bilmediğimiz çekimleri ve kelimeleri kullansa da onu anlayabiliyorduk.

Bizlere “merhaba” diyerek başladığı konuşmasının bir bölümünü anlayamamıştık. Fakat daha sonra söyledikleri ezberimize kazınmıştı. “Ben James Mastroianni, tanrılar tarafından bu kıtaya gönderildik ve onların hizmetkârı olarak buradayız. Tanrıların krallığına izinsiz girmeye teşebbüs ettiğinizden sizleri hücrelere kapattık. Sizlerin kaderi için yapılan mahkemede suçlu bulundunuz. Ancak şükredin ki tanrılar ölüm olarak belirlenen cezanızı affetti. Sizlerin bu affediciliğe borcunuzu kendileri için çalışarak ödeyeceğinizi düşünüyorlar.”

Hepimizin ağzı açık kalmıştı. Şaşkınlıkla korku arasında gidip gelen ruh halinin üzerimizde bıraktığı acınacak etkiden bir an sıyrılıp, “kendileri için çalışmak ne anlama geliyor?” diye sordum. Adam bu soruyu memnuniyetle karşıladı ve devam etti. “Tanrıların doğaya serpiştirdiği madenlerin çıkarılmasına yardım ederek… Gökyüzünde dövüşürken, oynaşırken ve içerken, yeryüzüne serpilen kutsal tanecikleri çıkarmak zor gelmemeli kimseye. Hele ki sizin gibi onların yasak bölgelerine girip, suç işlerken yakalanan kişilere… Öyle değil mi?” bunları söylerken dilinden hiç eksik etmediği tanrılar ve onların kutsallığı, gözlerinden çok uzakta göründü bana. Sanki bunu sezmiş gibi, “İsterseniz anlattıklarımın inandırıcılığını arttırabilirim.” dedi ve ardında duran asker görünümlü adamlara dönerek bizlerden olmayan hücredeki yabancıyı gösterdi. Üç adam ellerindeki aleti yabancının üzerine doğrulttu.

Bizim dilimizi konuşan adamın işaretiyle daha önce hiç duymadığım bir gürültü kopuverdi. Her birimizi duvar diplerin kaçıran ve aklımızı başımızdan alan bu sesin susmasından sonra esmer tenli yabancı tamamen kana boğulmuş bir şekilde yerdeydi. Ölmüş olduğundan şüphe etmediğiz adamın ardındaki duvara fışkıran kanlar hepimizin tüylerini diken diken etmişti. Bunun ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Korkudan titrediğimizi gören ve dilimizi konuşan adam vakur bir ifadeyle, “muhafızların ellerindeki şeyler, tanrıların en sevdiği hayvandır. Bunlardan daha vahşi ve ölümcül olan yoktur. Oluk oluk kan akıtırlar. Tanrılar kendileri için akıtılan kanlarla memnun olurlar. Elbette kan değerli madenlerden sonra gelir” dedi ve bize toparlanmamızı söyleyerek hücreden çıktı.

  • * *

Geleli bugün tam 3 ay olmuştu. Ve ilk günden itibaren her gün güneş battıktan sonra başlayarak yeniden doğana kadar çalıştım. İşimiz açılan tünelleri ilerleterek ve kısmen çaplarını genişleterek, maden filizlerini çıkartmaktı. Tam olarak kaç kişi çalıştığını bilmesem de sadece benim tünelimde 750 kişinin çalıştığını tahmin ediyordum. Köstebekler gibi içini delik deşik ettiğimiz dağın içinde yüzlerce tünel olduğunu düşünürsek çalıştırılan işçi sayısının baş döndürücü seviyelere ulaştığını söyleyebilirim.

Madenlerde çalışan işçilerin hepsi bu kıtanın insanlarıydı. Hala çözemediğim dillerini Vitellius bile bilmiyordu. Ancak el işaretleriyle kurduğumuz iletişimlerde, kıtada bunun gibi onlarca maden bulunduğunu ve hepsinin tanrı ve tanrının adamlarının hizmetinde olduğunu izah etmişlerdi.

Madenin bulunduğu dağın eteklerindeki girişin bir ok atımlık güneyinde çıkan bakır ve altın filizlerinin işlendiği devasa boyutlarda bir bina vardı. En az 100 adam boyunda örülmüş bacası aralıksız kara dumanlar salardı ve sürekli çıkardığı sesle bizi yerin altındaki yataklarımızda bile rahatsız ederdi. Bu binanın hemen arkasında biz işçilerin girmesinin kesinlikle yasak olduğu ve ışık tanrısının içinde olduğu söylenen bir bina daha vardı. İşlenen altın külçeler halinde buraya alınır ve içeride yok olurdu.

Bize anlatılan tanrı hikâyelerine tek inananlar sadece kıtanın yerli halkıydı. Keşif ekibinin mürettebatını tek korkutan şey askerlerin gürültülü aletleriydi. Bizim bu işlere boyun eğişimizin sebebi de buydu. Gerçekten vahşi ve adice insan öldüren bu aletlerin metal olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığımı gizleyememiştim. Çünkü öyle ince bir dökümün eseriydi ki, kuzeyli demir ustalarının övündükleri mızrak işçilikleri bile bunların yanına yaklaşamazdı.

Büyük ihtimalle bizleri öldürmelerine engel olan, salgın hastalık yüzünden çalışacak işçi açığı sorunuydu. Bizlerin buraya gelmesinden itibaren en az 150 kişi sıtmadan ölmüştü. Bu aslında bir salgın için, hele ki bizler gibi iç içe sağlıksız ortamlarda yaşayanlar için küçük bir rakam gibi görünse de, sadece ölenlerin sayısıydı. Bir de bu hastalığın belirtilerini taşıyıp da öldürülenler vardı. Ölenler ve öldürülenlerin 3 aylık toplam sayısı 2000’in aşağısında değildi. Aslında sıtma bizi çalıştıranların işine geliyordu. Güçsüz ve zayıf kişiler böylece elenmiş oluyordu. İlk belirtilerden itibaren pelin otu özlerini kuruttuktan sonra çok az miktarda kininle karıştırılarak kaynar suyla içilirse büyük oranda iyileşme görülebilen bu hastalık bir müddettir “tanrının adamları” nı da rahatsız ediyordu. Çünkü mevcut epey düşmüştü.

Kendi benliğimi ve tahammülüne şaşırdığım gururumu, onları öldürerek koruyordum. Çok fazla düşünmeyip, hislerimi bastırıyordum. Madende çalışmanın, yemek diye önümüze konulan pürenin, ardımızda gölge gibi bizi takip eden ve silahları delice ölüm kusan askerlerin dayanılmazlığı ve eziciliğine karşı hissiz, gamsız bir ikinci kişilik daha oluşturup, ölü duygularımı canlandıracağım fırsatı, bir güvenlik gediğini bekliyordum. Bizleri kıtanın sahillerindeki bir takımadada bulmuşlardı. Ama şu anda bulunduğumuz nokta denizin görünmediği bir yerdi. Yinede tahminlerime göre deniz çok uzaklarda olamazdı. Fark edilmeden kaçabilirsem kendime bir sal yaparak denize açılacaktım.

  • * *

Son vagon ancak yarıya kadar doldurulmuştu ki, güneşin doğuşuyla, yataklarımıza gidebileceğimiz müjdesini veren düdük karanlığı yırtmıştı. Dağın eteklerine giden vagonlar biz gececileri uykuya, girişte bekleyen gündüzcüleri de, aralarında altın filizlerinin bulunduğu kayaların kucağına atmak için yoldaydılar.

Dışarıya çıktığımızda yorgunluktan, uykusuzluktan ve karanlıktan gözleri küçülmüş bizlere bakan gündüzcülerin gözlerinde ise kelimenin tam anlamıyla bir bezginlik görünüyordu. Bakanı etkisi altına alan bu manzara zaten ağır olan gözkapaklarını daha da aşağılara çekiyor, insana kendi halini unutturup, gidenleri için üzülmeye itiyordu. Bıkkınlığın toplu etkisinden korunmak için gözlerimi kaçırdığımda anlık bir şimşek aklımda çakıverdi. Her gün, askerle tıka basa olan giriş bugün şaşırtıcı derecede tenhaydı. Bunun nedeni karşıdaki küçük tepeye bakınca anlaşılıyordu. Burada olan 500-550 askerin çoğu tepelerde kendilerine ok ve mızrak atan kıta yerlisine ölüm kusuyordu.

İşte bu beklediğim fırsattı. Ancak elimi çabuk tutmalıydım. Çünkü askerlerin seri şekilde çalışan silahları tepedeki adamların işini kısa zamanda bitirecekti. Sırayı kontrol eden sadece 7 asker vardı. Ayrıca iki vardiyanın da burada olması çok büyük çapta bir karmaşaya sebep olabilirdi.

Önce sırada huzursuzluk ve kavga çıkartıp insanları birbirine düşürmeyi aklımdan geçirdiysem bile bir müddet sonra bu fikri uygun bulmadım. Sessiz sedasız sızmayı deneyecektim. Yakalanırsam da, beni ölümle cezalandırmaları düşük bir ihtimaldi. Zaten işçi eksikliği vardı. Hem ucunda ölüm olsa bile, tünellerde sıtmadan ya da çöküntüler altında kalarak can vermekten daha onurlu bir ölüm olurdu.

Kaybedecek bir şeyim olmamasının verdiği soğukkanlılıkla kendimi tünelin çıkışındaki boş vagonların arka tarafına attım. Anlık bir düşünceyle ışık tanrısının içinde olduğu söylenen binayı gözüme kestirdim. Şimdiden geçip duraklayacağım yerleri gözüme kestirmiş ve yolu kafamda çizmiştim. Hiç vakit kaybetmeden madenlerin işlendiği binanın sol tarafına doğru, bütün gücümle koşmaya başladım. Kendimi yere attığımda ardımdan hiçbir iz bırakmadan gelebildiğim için kendimi tebrik ettim. Bir sonraki hedefim ışık tanrısına ait binanın arka tarafına gidip, düz arazi üzerindeki tek bitki örtüsü olan sık çalılar içine ulaşmaktı. Dağa kadar bu çalıların içinden ilerleyip, dağın arka tarafından doğu yönüne, yani denize doğru gidecektim.

Derin bir nefes alıp bir tazı çevikliğinde yerimden fırladım. Sanki buradan kurtulmayı başarmış gibi kıtadan beni çıkaracak teknenin planlarını bile yapmaya başlamıştım. Ancak bu ardımdan bağıran ve silahını üzerime doğrultarak seri şekilde çalıştıran askerlerin gürültüleriyle gerçekleşmeyecek bir hayale dönüşmüştü. Can havliyle kendimi yere attığımda şakağımın kanadığını ve sol dirseğimin paramparça olduğunu fark ettim. Sanırım sol şakak kemiğimin kırılması yüzünden sol kulağımda duymuyordu. Başımda bir ağrıdan çok can acıtıcı bir uyuşma vardı. Ancak sol kolum hem şiddetle ağrıyordu hem de durumu oldukça kötüydü. Bir an önce müdahale edilmezse parçalanan kemiklerden sızan ilik kolumu kaybetmeme neden olabilirdi. Şayet uzun süre tedavi edilmezse bir zehir gibi bedene yayılarak çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi.

Sağ elimle dirseğime bastırarak akan kanı durdurmak için çabalıyordum. Bu sırada arkama dönüp baktığımda iki vardiyadaki bütün işçilerin sırada asayişi sağlamakla görevli askerlere taş yağdırdığını gördüm. Bu andan sonra öyle bir kıyım başlamıştı ki, karşımda kızıl bir gölge büyüyordu. Askerler silahlarını işçilerin üzerlerine tutarak her yeri kana bulamıştı. Ancak hayati bölgelerine çarpan taşlar sonucu şuurlarını yitiren askerlerin silahlarını kapan işçilerden bir grup panik havasını daha da büyütmüştü. Nasıl kullanılacağını bilmedikleri silahları aldıkları gibi yerin altındaki yatakhanelere doğru koşan adamlardan birisi silahı çalıştırmayı başarmış ancak kontrolünde tutamamıştı. Yerde dönüp duran silahın sesi insan haykırışı arasında kayboluyordu.

Bu karmaşada dirseğim giderek ağırlaşıyor ve ayağa kalkmamı iyice zorlaştırıyordu. Acele etmeliydim, çünkü tepede işlerini bitiren diğer askerler bu kargaşayı görünce hızlanmışlardı. Sürünerek kendimi sözde ışık tanrısının içeride olduğu binanın girişi önüne attım. Fakat askerlerin ellerindeki ince bir cismi kapının sağ tarafındaki kutucuklara dokundurup geçtiklerini daha önceden gördüğüm için kapıya hiç yönelmedim. Bunun üzerine kapıdan on adım kadar uzaktaki deliklere doğru ilerledim. Deliklerin ağızlarını kapayan kafesleri ve aralıksız dönen cismi sökerek, bedenimin zorlukla girdiği borudan içeriye doğru ilerlemeye başladım. İçinde olduğum bu dar koridorda karşıma çıkan yolların tercihini tamamen talihime bırakmıştım.

Sonunda ışığın, karşımdaki teller arasından sızarak yüzüme vurduğu koridorun bir çıkışını bulmuştum. Sol kolum öyle uyuşmuştu ki, bu uzvuma dair tek hissettiğim şey bir kütlesinin oluşuydu. Işıkla aramızdaki tek engel olan tel kafesleri çıkarttıktan sonra kendimi aşağı bıraktım. Yere paralel ilerleyen yolculuğum, bir adam boyu yükseklikten omuzlarımın üstüne düşmemle noktalanmıştı.

Anlık bir bilinç kaybı yaşasam da çabucak topladım ve karşımdaki altın külçelerinin bir platform üzerinde ilerleyerek beyaz bir ışığın içine girdiğin gördüm. Altınlar öyle saf ve muhteşem görünüyordu ki, güneşten küçük bir parçayı andırıyordu. Kendi parıltıları içine doğru ilerledikleri beyaz ışığın güçlü yansımasıyla karışınca ortaya büyülü bir atmosfer çıkıyordu. Bir an için ışık tanrısının gerçek olabileceği konusunda tereddüde bile düşmüştüm. Fakat ben buradaydım. Kimse öfkelenmemiş ve kızmamıştı. Onun evine izinsiz girmiştim.

Bu düşünceler ve efsanevi ışığın ihtişamıyla kendimden geçmişken, asker olmayan ama elinde onlarınkine benzeyen bir aleti, onlar gibi doğrultan üç kişi belirdi. Bağırmaya başladılar. Ancak kesinlikle içgüdülerimi dinleyerek ayağa kalkıp, beyaz ışığa doğru koşmaya başladım. Ardımdan sadece bağırdılar. Gürültülü silahlarını çalıştırmadılar. Işığın içine dalmadan önce son hatırladığım şey, içi durgun su yüzeyini andıran ve dik duran bir çemberdi. Gerisi bedenimdeki bütün uzuvların karıncalanması ve berbat bir yanık kokusu olmuştu.

  • * *

Gözlerimi açtığımda ayaklarımdan ve ellerimden deve derisini andıran, uzayabilen, esneyebilen bir maddeyle sıkıca bağlandığını gördüm. İçinde bulunduğum odaya hızla giren üç kişiden ufak tefek olanı İbranice ve Pers dillerinde bir şeyler sordu. Cevap alamayınca bozuk bir Latinceyle, “Söylediklerimi anlıyor musun?” diye tekrarladı. Ürkek bir ses tonuyla “evet” dedim. Gülüşündeki nefret edilesi bağnazlıkla şu soruyu sordu; “2038 yılına hoş geldin, yaşadığın veya gezdiğin yerlerde altın, bakır ya da gümüş madenine rastladın mı?”