Mea Culpa0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:23"Ma kervanı başı Po-wang Hou, Teslim ettiğimiz bu belge beyim Ch’en Tzun, saltanat devrinin dokuzuncu senesinin beşinci ayında, Kung-feng-kuan görevinde olan ben ile Tien-ch’ien Ch’eng-chıh görevinde olan Wang Hsün’ün, Prenses Lu-lu Jen’in sırtında çıkmaya başlayıp bedeninin her tarafına dağılan içi irin dolu kara lekeleri tedavi edip iyileştirmesi umuduyla aradığımız kutsal kuşun akıbeti hakkındaki bilgilerimizi içermektedir. Bir fermandan çok daha mühim olan ve kafilenizin dürüst tüccarlarına emanet ettiğimiz bu mektup sağ salim Cou beyine iletilir, kendisini ve prensesimizi alakadar eden bilgiler zamanında ulaştırılırsa kervanlarınızdan üç yıl süreyle vergi alınmayacağını taahhüt ederim. Aksi takdirde Lıu-k’o çölünü geniş ayak tabanları olmadan geçemeyeceğiniz develerinizin kalçaları kırılır ve sizler de diri diri derinliği üç ch’ıh olan kuma batarsınız. Efendisinin sadık kulu Liu Xiang…" Yaşayanlar arasında atamız Vu Vang’a en yakın kanı taşıyan ve savaşçı kralların en asili olan kudretli beyim Ch’en Tzun, Prenses Lu-lu Jen’in hastalığından duyduğunuz keder yüzünden sizin de yorgun düştüğünüz, barbarların köylerimizi yağmaladığı o zamanlarda elimize esir olarak geçen Pa-ye-ku süvarisinin anlattığı gizemli kuşa dair mektubumu, maalesef onu bulmak için yola çıkışımızdaki umutla yazamıyorum. Prensesimizi gözyaşlarıyla iyileştirecek bu kuşu bulmak için geçtiğimiz yollar ve gördüğümüz yabancılara rağmen yolculuğun yeni başladığını söyleyebilirim. Umudumuzu sürdürmekten başka şansımız yok. Yine de kedere kapılmadan önce Ta-shıh’ların Karneyn ya da Zülkarneyn dedikleri bir bilginin bizlere anlattıklarını dinlemelisiniz. Fakat önce yolculuğumuzdan bahsetmeliyim. Hsia-chou’dan başlayan yolculuğumuzun daha başında, Sarı Koyun Düzlüğünde susuzluk ve açlıkla karşılaştık. Bu durum P’o-ssu topraklarına ulaşana kadar sürdü ki şimdi ağırlığımız elli beş chin’i geçmez. Beyliğimizin komşu kabile ve devletleri tarafından cömertçe ağırlansak da yaşanan büyük kıtlık yüzünden zaman zaman zor durumlarla karşılaştığımızı söylemek isterim. Yine de yolculuğumuzun doğası gereği, içlerine girdiğimiz kültürlerin zengin yemeklerinden tattığımı da söylemeden edemeyeceğim. Bizlere yabancı olan dünyanın Sarı nehrin ardında olduğu söyleyebilirim. Keçi derisinden tulumlar ve bizleri kıyıdan çeken develerin yardımı olmaksızın geçemeyeceğimiz bu nehrin ardında beş hububatın olmadığı topraklara girdik. Yetişen tek şey kumun içinde büyüyen ve afyon yahut darıya benzeyen bir bitkiydi. Ta-tan’ların tung-ch’iang dedikleri ve mavi siyah renklerde olan bu bitki seyahatimiz boyunca çıkınımızdan eksik olmadı. Kimsenin yaşamadığı Lou-tzu dağından sabah güneşini arkamıza alıp akşama kadar onu kovalayarak indik. Bu dağın yamaçlarında Fan barbarları etrafımızı çevirdi ve onlara haraç vermek zorunda kaldık. Ancak bunun karşılığında bizleri Ch’i-tan sınırına bırakmalarını istedik. Barbarlar bizi sınıra götürürken bir Ta-tan kervanını yağmaladı ve bizleri onlara bıraktı. Bu kervanın sahibi Ta-kan Yü-yüeh Wang-tzu kabilesiydi. Bizlere çok iyi davranıp, prensesimizin hastalığına üzüldüler ve seyahatimizin istikameti konusundan yardım ettiler. Sizinle de anlaştığımız gibi dünyanın en batısına kadar gidip sihirli kuşu bulmamız gerekirdi. Ancak kervandan ihtiyarların Karneyn adlı bir savaşçının da aynı kuşu yıllardan beri aradığını, hem de bu kişinin dünyanın en batısından en doğusuna kadar her yeri dolaştığını, kuş hakkında en doğru bilgiyi ondan alabileceğimizi söylemeleri üzerine istikametimizde küçük bir değişiklik yapma kararına vardık. Barbarlar tarafından soyulsa da yolunu değiştirmeyen kervan bizi P’o-ssu topraklarına kadar götürüp, kurutulmuş ayı eti, bol bol kımız ve ihtiyaç durumunda kesip yememiz için bir kısrak da vermişti. Bu kişiler çok asillerdi çünkü Chiu-tzu Ta-tan’ları arasında en itibarlı olanlardı. P’o-ssu topraklarında uzun bir aradan sonra beş hububatla karşılaşmıştık. Buranın toprakları yolculuğumuz boyunca gördüklerimize kıyasla çok daha verimliydi. Dağlardan çıkan nehirler kurulan küçük şehirleri çepeçevre sarıp sarmalar, tarlalarla meyve bahçelerini sular ve değirmenlerini işletirdi. Kadınlar tıpkı Kao-chang’ın dans eden kızları gibi başlarına yu-mao giyerdi. Buraların yerlileri uzun yaşardı. Yüz yaşını geçmiş ihtiyarlar yaptıkları heyet toplantılarında delikanlılar gibi kavga eder, tatlı karabuğday çuvallarını koşarcasına taşırlardı. Burada yetişen atlar da hem daha uzun ömürlü hem de çok daha iriydi. Öyle ki kuzey barbarlarının atları bile bunlar karşısında kedi, köpek gibi kalırdı. Bu hayvanlardan bir kısrak ve bir aygırı, elimizdeki beş p’i boyundaki ipeği ve altımızdaki üç cılız atı vererek satın aldık. İşte bu güçlü atların sırtında, yerli halkın Karnülbakar dediği dağı aramaya koyulmuştuk. Çünkü Karneyn’in, fukara bir halkın topraklarını bozan, geçtikleri yere katran bırakan Gog ve Magog adlı kavimleri bu dağa hapsetmek için çabaladığı duymuştuk. Çevre vilayetlerden ve her kasabadan demircileri körükleriyle birlikte çağırtan Karneyn’i görmemiz böylece çok kolay olacaktı. Sırtımızda körüklerimiz ve kaba semere geçirdiğimiz çekiçlerimizle yola koyulmuştuk. Bu yolculuk sırasında dolunayın ılık ışığının vurduğu, fosforluymuşçasına parlayan kayalardan oluşan topraklarda kaybolmuştuk. Gecenin ürettiği yabanıl sesler yüzünden atlarımız huzursuzlanmış, kısmen kontrolü kaybetmiştik ki, uzaklardan bir çalgının sesi ve ayın buz gibi ışığının titrek titrek yanan bir ateşin etrafında eridiğini gördük. İçimizi ısıtmaya yeten bu manzaraya doğru biz bir hamle yapmadan atlarımız usul usul yanaşmaya başlamıştı. Nihayet titreyen alevin yüzümüze rengini vurabileceği kadar yaklaştığımızda elindeki K’ung-hou’yu çalan bir adamla karşılaşmıştık. Ateşin önünde yerde yatan geyiğin karnından ince ince dilimler kesilmiş ve köze bastırılmıştı. Kapkara saçlarının arasından örgüler fırlayan adamın şakaklarından inen saçları ve çenesindeki sakalları öyle kızıldı ki dikkatsiz bir göz yansıyan ışık yüzünden bu bölgelerin alev alev yandığını sanabilirdi. Ancak bizler gibi bu yanılgıya düşen kişiler, adamın şarkısını bitirip başına kaldırmasıyla ortaya çıkan bakışlardaki yangını görünce her şeyi unutabilir, adeta dünyayı küçülmüş ve bu kızıl bakışların içlerine baktığını hissederek korkuya kapılmış olablirlerdi. Neyse ki adam bunun farkına varıp sevecen ses tonuyla, bakışlarını söndürüp karşısındaki yabancıları ürkütmeden selamlama ihsanına sahipti de ihtişamı karşısında pek dışarılıklı kalan kişilerin küçük dillerini yutmamasını sağlayabilmişti. Şarkısı bitince, gözleri yükümüze ilişen adam çekiç ve körüklerimizi göstererek; “Geç kaldınız ustalar. Bozguncu kavimler çoktan yüzyıllarca mahsur kalacakları Karnülbakar’ın içlerine gönderildi.” Bizden bir cevap bulamayıp, gördüğü şaşkınlığımız karşısında daha açıklayıcı olarak devam etti; “Karnülbakar yani Muşaş dağı bu kavimlerin yurdu idi. Şu anda bulunduğumuz yer Karnülbakar’ın ötesinde, yüksek dağlarla çevrili bir ova. Bu ovaya ve batıya o dağdan açılan tek geçidin adı Daryal geçididir. Ama bir hafta önce 3000 demirci ve 3000 bakırcının yaptığı devasa bir kapı o geçidi açılmamak üzere kapadı. Sanırım siz yetişemediniz.” dedi. Adam nazikçe köz içinden geyik eti çıkartıp bize verirken titreyen bir ses tonuyla “Acaba adınızı bize bağışlayabilir misiniz” diye sordum. Geyiğin taze etinden dilimleyip köze yerleştirmek için eğildiği sırada gülerek, “Ben İskender” dedi ve ekledi “güney çöllerinde Karneyn diye bilinirim”. Gözlerimizi fal taşı gibi açtıran bu cevaba inanmak için kendimizi zorlasak da buna imkân veremiyorduk. Nasıl olur da koca hükümdar gecenin bir yarısı tek başına çobanlar gibi sapalarda geyik eti kemirir? Aklıma Ta-tan kervanından güngörmüşlerin sözleri geldi. Onun herkes gibi olmadığını, dağlarla konuştuğunu hatta Rafail adlı bir melekle dost olduğu söylemişlerdi. Biz adamın söylediklerinin gerçek olabilme ihtimali üzerine donmuş gözler ardından kafa patlatırken o tebessümünü dudaklarıyla her an giderek daralan bir yay çizerek pekiştiriyordu. Bunun üzerine “neden bu kadar şaşırdınız dostlarım. Körüklerinize bakılırsa zaten beni görüp, emrim üzerine demir eritmeye gelmiştiniz. Geç kaldınız fakat mühim değil, işimiz erken bile bitti. Ancak demir kapı bozguncu kavimleri sonsuza kadar tutamayacak” dedi. Sanırım ona inanmaktan başka şansımız olmadığı için ve hareketlerindeki yücelik yüzünden inanmıştık. Hemen dizlerine atıldık ve derdimizi anlattık; “Efendimiz bağışlayın bizleri, bir demirci gibi çekicimiz ve örslerimizle geldik yanınıza ancak biz ne demirciyiz ne zanaatkâr. Bizler doğunun savaşçı krallarından Cou beyinin elçileri ve getireceği haberlere muhtaç olduğu, kişileriz. O koca hükümdar bizim gibisine muhtaç çünkü biricik prensesimiz çok hasta. İçi kara renkli irinlerle dolu yaraları bütün vücuduna yayıldı. Bu hastalığa hekimlerimiz çare bulamadı. Ne olduğunu bile bilemediler. Kendi beceriksizliklerini lanetlere yüklediler. Ama bir çarpışmada esir düşen Pa-ye-ku süvarisinin söylediğine göre bir kuş varmış. Bu kuşun tüyleri ışıklı ve gümüşlüymüş. Pa-ye-ku’lar bu kuşa Umay derler. Ancak çevre boylar Züzülö, Hüma, Kerkes ya da Karakuş diye çağırır. Hintliler Garuda, P’o-ssu topraklarını sahipleri de Simurg derler. Söyle hükümdarım, sen ki dünyayı doğudan batıya dolaşmış cengâversin, söyle bu kuşun yerini de, gözyaşından birkaç damla alıp hanımımıza götürelim, beyimizin kederini dindirelim”. Karneyn donmuş kalmıştı. Öyle hareketsizdi ki yanan ateşin gözüne vuran ve gözünden yansıyan ışıltıları olmasa onu bir heykel bile sanabilirdik. Bir süre sessizliğin ardından titreyen ve ihtişamına gölge düşürecek bir sesle konuşmaya başladı; “Kardeşlerim size yardımcı olmak isterdim ancak bahsettiğiniz kuşun peşinde ömrünü harcayan ben bile onu bulamadım. Hem de en batıdan doğuya gitmeme rağmen… O ölümsüz, kendi küllerinden yeniden doğan kuşa benim de en az hanımınız kadar ihtiyacım var. Onu bulmam bana tanrı tarafından emredildi. Yine böyle bir sapada yaktığım ateşin yanı başında düşünürken Rafail isimli bir melek gelip bana o kuşu bulmamı, gözyaşlarını açık damarımdan içeri akıtmamı söyledi. Bunu yapmalıymışım çünkü az vaktim kalmış bu yaşam için. Halkımı ve diğer halkları doğru yola sokmak için bu kuşun bana vereceği uzun hayata ihtiyacım varmış. Ben ki delice dolaştım dünyayı, iki başlı devlerin yaşadığı buz adalarından, girişlerindeki ejderhaların güzel kızları hapsettiği mağaralara, köpek başlı insanlardan gog-mogoglara kadar her bir şeyi görmeme rağmen bir o kuşu bulamadım.” Hepimizin yüzü düşünce Karneyn şunları söyledi, “Ama dostlarım vaktiniz varsa beni bir ay bekleyin. Babil kentindeki su sorununu çözmem lazım. Halkımı böyle başıboş bırakamam. Gog-magog’lardan sonra bu basitçe hallolacak bir sorun. Daha sonra beraber yola koyulur, Harmozia’dan gemilerle yeni kıtalara gideriz. Bu kuş sadece orada olabilir. Sir-Tarduşlardan bir şamanın dediğine göre çok uzaklarda Temir-terek denilen bir tüylü huş ağacı varmış. Bu ağaç dünyanın ortasında demirden bir dağda dururmuş. Yedi dalı yedi kıtayı temsil eden ağaç onların ilk insan dediği Er-Sogotoh ya da Yalnız İnsan’ın köşeleri gümüşlü, elli kapılı, kırk pencereli çatısı otuz kirişli evinin tepesindeymiş. Kökünden çıkan suyunu içen kutlu olur, mutluluk bulurmuş. İnsanın ilk atası da bu sudan içmiş ve hemen hayat bulmuş. Aradığımız kuş, onu bir kafesle alıkoymaya çalışan hükümdarın elinden kendi kendine yanarak kurtulmuş ve küllerinden yeniden doğmuş. Bunun üzerine çok uzaklara, ilk insanın büyük evinin çatısındaki ağacın tepesine tünemiş. Birkaç hafta sabrederseniz beraber yola koyuluruz. Hem ağacın dibindeki sudan da alır ve prensesinize götürürsünüz”. Efendim Ch’en Tzun hanımımız için elimizden geleni yapacağız. Karneyn’in bu önerisini kabul ettik. Ancak bu sözleşmeden bir hafta sonra o öldü. Ancak bize yolculuk için bir kadırga, yirmi kürekçi, on deniz eri ve yığınla para verdi. Bu mektubun yazılmasının ardından yola koyulup dünyanın ortasındaki demir dağı bulacağız ve en kısa zamanda prensesimizi iyi edecek o kuşu ve Temir-terek ağacının hayat suyundan getireceğiz. Prensesimizin dayanmasını sağlayın efendimiz. Sadık kulunuz Liu Xiang… Kung-feng-kuan; imparatorun hizmetinde görevli, hadımağası |