Mea Culpa0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:21Acem musikişinasların santur ve şehrudundan mürekkep nağmeler Samsa Dede’nin döküntü meyhanesini aşarak önce Galata sokaklarına oradan da, mecmu musikinin, patırtının, naraların ve hatta iniltinin ceman yekûn, tek bir dalga halinde Kostantiniyye semalarına yükselen ve Kostantiniyye ahalisinin sessizlik sandığı o derin gürültüye karışıyordu. Yelbegen Vahdet Efendi, kendi üretip sattığı incir rakısının has hafif ballı tadını alamadığından olsa gerek dem çekecek başka çatı bulmak için bir yandan sakalını bıyığını tarıyor, bir yandan da ihtiyar Samsa’ya sövüyordu. Mundar meyhanecinin toprağa karışalı çeyrek asır geçen anası, topal karısı, çoluğu çocuğu, Yelbegen Vahdet Efendinin ömrünü hasrettiği rakısını, küflü fıçılarda saklaması yahut da sefil sakisinin bahşiş vermeyen müşterilerin bardağına salya sümük-balgam tükürük boşalması yüzünden akla hayale, zihne havsalaya sığmayacak küfürler yemişti. Nasıl yemesindi ki? Güzelim rakı tadını muhafaza edemiyor, Yüce Allah’ın pek çelebi bir kulu olan Vahdet mazlumu da hak ettiği şanı şöhreti, parayı pulu ve en mühimi de bir aşığa yere batası dertlerini unutturduğu için hak ettiği hayır duasını kazanamıyordu. Hakikaten de pek maruf pek varsıl bir ümm-ül habais üstadı ve tüccarı olabilecekken yıllar alacaklılarla ve iflas edip don gömlek kirişi kırmakla geçip gitmişti. Peki, ama bütün meyhaneciler, bütün sakiler, bütün mahzenciler… Bunların hepsi mi bizim safdil Vahdet efendiye düşmandı? Neyse ne, zuhur bulan durum şuydu ki, bu meyhaneci Samsa Dede kavatın önde gideniydi. Yelbegen Vahdet Efendi hakaretamiz bir sertlikte kapıyı çarparak çıktı. İstedi ki bir serkeş de ardından çıksın ona laf atsın, şecaat taslasın. O da buna mukabil, bu cüretkâr terese haddini bildirsin. Hiçbir şey uhdesinde olmadığından gayet fevri davranımları olan Vahdet Efendinin gayritabiî olduğunu söylemek için feci bir rasata gereksinim yoktu. Bu meyanda onun hakkında daha dikkatli ve daha teferruatlı bahsetmek gerekebilir. Yoksa Vahdet gibi âlicenap ve civanmert bir babayiğidin, onun gibi bir müskirat üstadının harap olmuş, zir ü zeber düşmüş sanılması, zarafetini tahkire uğratmak sayılabilirdi. Her şeyden evvel bu felekzedenin giyiminden kuşamından, urbasından ve de süründüğü müthiş rayihalardan bahsetmeli. Öyle ki bu efendi çarşı pazar dolanırken ortalık yerde bir asalet peyda olur, gönüller gözler müzeyyen bir âdemoğlunun şavkıyla kamaşırdı. Üstünde misk ile tütsülenmiş cepkeni, onun da üstünde amber ile banyolanmış güderi kaputu vardı. Kızıldan sarıya dönmüş, bakır filizleri gibi sakalları taralı, meşin börkün kapattığı kınalı saçları örülüydü. Börke tutturulmuş boncuklardan, inci süslerden aşağı, şakaklarına doğru, sanki şarkın ve garbın hâkimi padişahımız değil de kendisiymiş ve bu muhteşem durumun alametiymiş gibi iki imame sarkıtmıştı. Kütürdeyen çiviler çaktırdığı kabarası geçtiği sokaklarda vakur bir dizem bırakır, murassa çakşırı kendinden emin adımlarla kabarıp dalgalanırdı. Bu kırantanın çivili adım sesleri yükselince, ar namus nedir bilen kadınlar pencere artlarında erketeye yatar, henüz iffetlerine ubudiyet bildirmeyen zilli maşalar da camlardan balkonlardan sarkardı. Bir tarihlerde Galata’daki balık pazarında, Karaköy iskelesinde hatta Sarayburnu’ndaki hanlarda bile bir Yelbegen Vahdet modası sirayet etmişti ki… Bu yerler kalantor kisvesi altında dolanan hımbıllarla dolup taşmıştı. Vahdet Efendinin güzel kokuları hacı yağlarıyla taklit edilmeye çalışılmış, Bolu tabakhanelerinden özenle getirttiği işlenmiş has deriler yerine pösteki kepeneklerle, dinsiz imansız bir Rum tezyinat ustasından satın aldığı inciler, ucuz cam boncuklarla benzetilmeye çabalanmıştı. Neyse ki zamanla Vahdet Efendinin eyyam görmüş ancak elinde mal mülk, meskûkât olmayan bir eyyam görmüş kişi olduğu gerçeği ve şayiası ortalığı sarmış da bu çılgınlık sona erebilmişti. Kırklı yaşlarının son demlerini yaşamaya vasıl olan Vahdet yaşına ve takdiriilâhînin ona tattırdığı acı tecrübelere rağmen hala bir delikanlı gibi hovardaca yaşayıp, artık ona yorucu gelmeye başlayan gece tenezzühlerinden geri durmuyor, mahsulü olan incir veyahut dut rakısı ile donatılmış ya da donatılmamış işret âlemlerinden kendini alamıyordu. Zaten sürekli şikâyet ettiği talihin yüzüne gülmemesi, Allah’ın bir türlü“yürü kulum Vahdet” dememesi, diyememesi vaziyetinin en mühim sebepleri de, şu içki âlemleri ve yosmalarla geçirdiği gecelerin, defter-i kebirinde yazılacak yeni sayfa bırakmaması yüzündendi. Yelbegen köftehoru fasılasız sitemler etse de asıl haksızlığa uğrayan böylesi bir yaramazın muharrirliğini yapmak vecibesini üstlenerek sol omzunda yuvalanan zavallı kiramen kâtibin meleğiydi. Bu ahvalden tek hoşnut olan da bütün gamsızlığıyla Vahdet’in sağ omzuna uzanmış, sol omuzdaki eşini izleyen diğer kâtip meleğiydi. Anlaşılacağı üzere bizim Yelbegen Vahdet Efendi de az malın gözü değildi. Vahdet Efendi hışımla terk ettiği Samsa’nın yerinden Nikefori Gregore’nin meyhanesine gitmek için Horoz Kapıdan geçmiş ancak bu küffar kısmının meze diye önüne koyduğu balıktan tiksindiği için, aşağıya balık pazarına inip hemen hemen tek librelik hamsi almayı kafaya koymuştu. Böylece gerisin geriye dönmüş kendini yokuş aşağı salmıştı. Her şeye rağmen Nikefor’un hakkını teslim etmeliydi. Balıktan anlamayan bu dürzü öyle şahane öyle nefis pilav yapardı ki tadan meyhane ehli şarabı rakıyı unutur hazdan gözleri yaşarırdı. Ufacık safran safran yağlı kuşbaşılar, koca bulgur taneleri, diriliğini hala koruyan patlıcan domates ve zehir gibi cuşka biberleri. Ayrıca enfes kokusunu kuburda bile koruyan, Nikefor deyyusunun nerden bulduğu meçhul baharatlar… İyisi mi biraz koşturmak diye düşündü Vahdet. Zaten hava yavaş yavaş kararmaya da başlamıştı; şimdi işret taifesi meyhaneye dolar, rakının şarabın yanında zıkkımlanmak için pilavı kapışırlardı. Vahdet acele etmeliydi, yoksa Allah korusun düşen çükünü kurtarmak için haranı dibinde kalan yağa ekmek banmaktan başka yordam bulamayacaktı. Bir yandan koştururken bir yandan da alacağı hamsiyi buğulama mı yoksa kızartma mı yapsın diye düşünüyordu. Bu esnada üzerinde çok sırıtan bir haleti ruhiyeye bürünüyor ve dertlerinin aslen ufak olduğunu, şu batan güneşin ve bir insanmışçasına yaşayan Kostantiniyye şehrinin insan aklını çepelleyen vaziyetlerine takılıp kalıyordu. Yelbegen Vahdet yokuş aşağı koşturmasına rağmen gözlerini kapıyor ve ermişçesine düşüncelere kapılıyordu. Kulağını kabarttığında arsız martıların, hırçın denizin yahut da az ileride barbut çeviren külhanilerin homurtusundan fazlasını duyduğunu hissetti. İşte bu içinde binlerce sesin bulunduğu ve şehrin üzerinde toplandığı çok çeşitli sedalardı. Öyle herkesin istima ederek yakalayabileceği bir hercümerç de değildi hani. Ancak Vahdet gibi mühim şahıslar bazı durumlarda karşı konulamaz coşkunluklara kapılmaları halinde böylesi mucizelere nail oluyordu. Sadece bu da değildi elbette gelen ilhamın verdikleri... Vahdet cümle âlemin sessizlik sandığı şeyden öyle teferruatlar çıkarabiliyordu ki o an, büyü işiymiş gibi duran şu mucize hiç geçmese sapasağlam bir âdemoğluna kafayı yedirebilirdi. Sur dışından köpeklerin ürümelerini, Küçükayasofya’dan bir horozun ecelini yaklaştıran banlamalarını, Beyazıt’taki bir köşkerin çekiç sesini, Reşat paşa mahallesinden bir dedikodu kumkuması cadalozun martavallarını ve hatta Bâb-i âlî köşkünün tam karşısındaki Frenk sefarethanesinde maslahatgüzarlık yapan soysuzun akçelerinden gelerek Vahdet’in kulağına haram para olduğunu fısıldayan şıngırtıları öyle içinde duyumsuyor ve koca şehri kaplayan sessiz gürültüden öyle bir ayırmayı başarıyordu ki, hangisinin ne kadar uzakta olduğu ve hangisinin ne raddede koca gürültüye katkıda bulunduğunu ayırt edebiliyordu. Tam bu anda diğerlerini bastıran ve sanki bir ifritin haykırmalarını andıran bir zılgıt koptu ki Vahdet adeta anlık ermişliğinin çıkarttığı göklerden yer küreye süzüldüğünü hissetti. Sanki midesine kramplar girmiş de bu zılgıtın ötmesiyle hafif bir ferahlık duymuştu. Neyse ki endişelenecek bir durum yoktu. Şu ifritin çığlığına benzeyen ses, gündüzden içmeye başlayan her Allah’ın kulunun başına gelebilecek bir rüyalanmanın sonu olan ve uhrevi meselelerin fatihi olma şerefine erişmiş ruhu, uykusundan eden bedenin ihtiyaçlarından başkası değildi. Kafayı meyhane pilavı ya da hamsi buğulamayla bozarak hülyalara gark olmuş Vahdet efendiyi sathi hayata yeniden döndüren habis feryat sadece midesinden gelen gurultular idi. Kendisi de böylesi müfrit haletiruhiyelere pek alışık olmadığından önce afallayıp kalsa da meyhaneye yetişmek için bir an duraksamadı. Böylesi ikircikli bir durumun bile pilav aşkına ket vuramadığı Vahdet Efendi, birazdan karşılaşacağı facia sonrasında tahayyürden küçük dilini yutacak ve daha sonra da tıpkı küçük bir kopilken, İllallah dedirttiği anasının ağzından eksik olmayan karakoncolos fasaryasını görmüşçesine bir sıtma nöbetine tutulacaktı. Böylece balık ve pilav hülyaları da hitama erecekti. Güneş ufuktan, asumandan artık eli ayağı tamamen çekmişti. Bu yüzden olsa gerek Vahdet daha bir serileşmişti. Gerçi bir yandan da indiği yokuşun çıkışını da düşünmeden edemiyordu ama bu koşturmacanın nihayetinde ağızlara layık bir mükâfat olduğunu da biliyordu. Hatta sarf ettiği bunca çabayı daha şimdiden ödüllendirmeliydi. Evet evet, dönerken de şu seyyar şerbetçiden bir bakraç da şerbet alacaktı. Böylelikle sarf etmiş olduğu fevkalade çabanın meyvelerini almış olacak ve de çalışmanın, çabalamanın, alın terinin ilahi bir karşılığı olduğunu anlayarak kazandığı ihsan ve sabır, ona evliyalık yolunda tesirli bir mukaddimeye sebep olacaktı. Elbette bunlar Kostantinniyye Şehrini yeni yeni beliren dolunayın büyüsünden koruyan ve yıldızların kafa yapıcı tozlarını sokaklara, saraylara, çatılara bayırlara süzülmesini engelleyen o pusu perdesini yırtan dehşetli bir vaveylanın çınlamasından önceki ihtimallerdi. Bu can havliyle atılan avazenin yarattığı muhatara öyle tesir etmişti ki ahaliye, kimse böylesi bir ünün insandan çıkmadığına inandırmak istedi kendini. Korkudan pusmuş kediye dönmüş bir bitirim kulaklarını kurcalıyordu, kâbuslarına giren bir gulyabaninin çığlığı zehabına kapıldı başta. Bütün işlerini mekân tuttuğu Kurumcular Kahvehanesinin yanına dükkân açan Yahudi perukâr Rafi’ye kaptıran Sofu İlyas, şu zındık Rafi’nin diş çekme işine de göz diktiği sanarak dışarı fırladı. Rafi de İlyas gayri müsellahının yine yanlışlıkla birinin kök dişinin söktüğünü sanarak şamatayı izlemeye çıkmıştı. Ancak bu haykırış ne bir karabasana, ne de dişinden muzdarip bir kula aitti. Olası bir varta karşısında pek bir tabansız pek bir tırsak olan Galata ahalisini korkularıyla yüzleşmek ve izzetinefisleriyle burun buruna gelmek şansını, bu feryadı yok sayarak ya da şakaya vurarak teptiren şu korkunç seda; nazenin bir kızcağıza aitti. Dışarı fırlamış, yolundan dönmüş, kulak kabartmış olan ahali havaleli binaların arasından, sağa sola çarpa çarpa hala yolculuğuna devam eden dehşet terennümünü dinliyordu. Bunu yaparken kulaklarına ilişen yankılanım boş vermelerini engelliyor adeta korkunç bir manzarayı gözleri önünde tecessüm ettiriyordu. Ancak o tek haykırışın yankılanımı gittikçe sönümleniyor ve havsalasının iblisliği kuvvetli olanların akıl gözleri önüne serilen gerçeğine en yakın görüntülerden şayia, tedricen kayboluyordu. Ses ve etkisi hususiyetini tam kaybettiği sırada incecik bir düdüğünkine benzer vızıldamalar duyulur gibi oldu, işte tam o anda başını gökyüzüne mahsulü için yağmur dilenen rençperler gibi kaldırmış bakınan şerbetçinin tepesine, şimal tarafındaki çatılardan hiç umulmadık bir şey indi. Bu talihsiz şerbetçi, Yelbegen Vahdet’in balık pazarı dönüşünde kendisini şerbetiyle ödüllendireceği mazlum esnaftı ve Yelbegen de, kafasına inen şey yüzünden oracıkta hakkın rahmetine kavuşan şerbetçinin belki birkaç adım önündeydi. Aman yarabbi, gücü her şeye muktedir yaratıcı! Sen bu kulunun birkaç dem daha yaşamasına izin vermiştin! Şerbetçiyi ve şerbet güğümünü yamultup adeta bir bakışım felaketi haline dönüştüren şeyi görmese, görüp de başından aşağı kaynar sular inmiş olmasa, şaşkınlığın ve korkunun maddeye bürünen elinden şamarlar aşk etmese suratına suratına, bu faciadan kendini kurtardığı için Yüce Allah’a kurbanlar kesmeyi, olan malını mülkünü fakir fukaraya dağıtmayı, bir yetim çingeneyi evlat edinmeyi ve hatta rakı dışındaki tüm keyif veren içkiyi bile bırakmayı düşünebilirdi. Lakin karşısındaki manzara öyle tesirliydi ki zihninde ne var ne yok adeta silinmiş ve gördükleri Vahdet’in eski hayat biçemine adeta felç vurmuştu. Sadece Vahdet değil tüm ahali donup kalmıştı. Görenlerin ruh vaziyetlerini etkileyeceğe benzeyen bu şey; anadan üryan halde, bir kedi leşi gibi fırlatılmış on beş yaşından bir gün fazla olmayan pirüpak bir tazeydi. Kızıl, upuzun saçları dibinden şakaklarına kan damlayan ve sanki bir ecinni görmüş gibi bakan kız sırtüstü yatıyordu. Gözleri yuvalarından neredeyse fırlayacakmış gibiydi. Belli ki canını alan her neyse onu korkudan çıldırtmış olmalıydı; yanaklarından boğazına kadar derin tırnak izleri uzanıyor, tırnak aralarından da kendi deri parçaları sarkıyordu. O anda ahali tüm bunlardan daha az garaip olmayan bir vakıaya şahit oldu. Kızın boynunun arka tarafından öyle yoğun öyle külliyetli bir kızıllık akıyordu ki, sanki bütün deveranıdemi kaldırımlara boşanmış gibiydi. Yahudi perukâr Rafi ve ebedi rakibi Sofu İlyas yaklaşıp kızı çevirdikleri an birbiri üzerine kusanlar, çılgınca zılgıtlar atanlar, elleri başlarında koşup duranlar koca mahalleyi bir akıl hastanesinin açık bahçesine çevirmişti. Haksız da sayılmazlardı hani. Rafi’ye dilini yutturan, Sofu İlyas’a fasılasız Neuzibillâhlar çektiren şey kızın oyularak alınmış murdariliği ve bir hercümerç içinde ayrıksılaşmış kaburgaların berisinde hala titreşen o küçük kalbiydi. Bu ne tür bir çılgınlık ne tür bir kaltabanlıktı ki, böylesi bir kötülüğü yapabilirdi. Bu nasıl bir haletiruhiyeydi? Ya da bunu yapan kimse, Âdemoğluna bahşedilmiş o büyük hassaya, ruha sahip olmayan biri miydi? Tüm bu velvelenin ortasında bizim Yelbegen Vahdet Efendi’nin yegâne tepkisi bir damla gözyaşı dökmek oldu. Mevtaya bakıp öylece kalakalmıştı. Ne bu gaddarlığın kurbanının içler acısı, mideler bulandırıcı görüntüsü, ne de kızın çevrilmesiyle peyda oluveren kan kokusunu idrak edemiyormuşçasına donup kalmıştı. Harici böyle görünse de, içinde müthiş muhakeme fırtınaları kopuyordu. Bir ara bu facianın hilâfıhakikattan başka bir şey olamayacağını, eğer yaşanmış gerçek bir vaka ise de Allah’ın bunu engellemesi gerektiğini içinden geçirdi. Havsalasında canlandırdığı teraziler hileliymiş gibi sonuçlar veriyor ve zinhar ve sümme hâşâ; “Böyle hukukun, böyle Allah’ın…” diye başlayan iç geçirmeler sökününe başlıyordu. Vahdet o günden sonra Küçük Ayasofya mahallesindeki evine kapandı. Günlerce mütalaa ve günlerce tefekkürden sonra bile dışarıya çıkmadı. Girdiği namütenahi gayb âleminden heyulaların dadanması halinde dahi sokağa kademini basmadı. Ta ki Çemberlitaş’da ikinci bir korkunç cinayet işlenene kadar… Hülasa etmek gerekirse Yelbegen Vahdet Efendi, Kostantiniyye sokaklarındaki başıboşluğa istinat ederek, ahalinin karısına kızına tebelleş olan bu vahşet mütehassısını durdurmak için kolları sıvadı. Meyhane taifesi onunla eğlense ve istihza ile kahkahalara boğulsalar da bu efendi katile duman attıracağa benziyordu. Vahdet başlayacağı tehlikeli mesaisi için ilhamın bir kısmını o masum yavruların intikamları hırsından alsa da, Daltaban Mustafa Paşa’nın bu katili canlı cansız, getiren kişiye 40 000 Zolota mükâfat verileceğini ilan etmesindeki pay da küçümsenmemeliydi. Devam edicidir... |