Mea Culpa

1 yorum var - 25 Haziran 2008 09:41

Yedi yüz seksen beş âlim, yüz doksan sekiz şeyhin yazıp bildirdiğine göre o gece Kostantiniyye şehrinde, hendese ve muhayyile iktidarları sayesinde âdemoğlunu yoldan çıkarması muhtemel binlerce Eflatun ve Aristo cildi kasalanarak kalyonlara doldurulmuştu. Dini bütün müminlerin havsalasını son kertesine dek kurcalayıp, uhrevi meselelere garka zorlayarak aklı başında kimseleri bile birer meczuba çevirecek bu ciltlerin talibi, Sultan Mehmet’in Rum payitahtına yaptığı müzmin kuşatmanın en başından beri Propontid sularında dolanan bir Nemçe küffarından başkası değildi. Mamafih kesesini ve yüreğini bu ciltlere vakfettiğinden midir; kalyonunu Sultan Mehmet’in kuşattığı Kostantiniyye surlarına yaklaştırmaktan geri durmayan bu koleksiyoncu nihayet derdine çareyi, Mehmet’in şehri zapt etmesiyle bulmuştu. Önceden anlaştığı yeniçeri güruhuyla yaptığı kalyon dolusu eser ve 3780 Filuri’nin takası sırasında katakulliye getirilme sıkıntısı yaşadıysa da, bu gaileden sıyrılıp Bosna’ya doğru yola koyulabilmişti. Dönerken kendisi kadar erken davranmayan yığınla tüccarın, kâşif ve define avcısının Kostantiniyye şehrine ulaşmak çabasını da dört köşe izlemekten kendini alamıyordu.

Eski Rum, yeni Osmanlı payitahtına yapılan bu akınların esas maksadı çeşit çeşit afili kumaş, kiliselerden yağma edilen vazo ya da resimler, sefil süfela düşmüş rum oğlanlar ve kızlardı. Hatta bir Ulah kısmı at meydanında bulunan altından devasa bir haçı eritilmekten kurtarmak için yola koyulmuştu ki, Mehmet’in boğazda yelken açılmayacak buyruğunu aceleden unutmuş olduklarından zafer sarhoşu topçuların atışıyla defaten boğazın dibini bulmuşlardı. Filhakika sağ salim at meydanına varmış olsalardı bile altın haçın sadece eriyiğini bulmuş olacaklardı.

Rum yetimlerin vaveylası ve saraylarda, elçilik binalarında buldukları ümm-ül habaisin etkisiyle, aynı zamanda Padişahlarının üç gün yağmayı serbest bırakmasıyla şehri hak ile yeksan edip, sokaklarına kadar her yeri kanla ıslayan yeniçerilerin naraları, Kostantiniyye’nin Yeditepeli bir şehir olmasından mıdır; hiç kesilmiyordu. Boğazın diğer yakasına vurarak kuvvetlenen ve tepeleri meyusça dolaşan bu acı teganni, şehrin yağmalanan zenginliklerini ucuza satın almak için gelen fırsatçıları korkutsa da, hançeresinden helal lokma geçmemiş, madrabazlığın ve bezirgânlığın müptelası olmuş kişilerin iptilasını köreltmiyordu.

Koca Kostantiniyye şehrini fethederek hazreti peygamberine arz-ı ubudiyetini gösteren Sultan Mehmet’in cadde cadde dolaşarak tecessüsünü giderdiği sıralarda Julien limanına, bezirganlardan farklı olarak iki kalantor de inmişti. Gayeleri diğerlerinden farklı görünse de ümmül dünya’ya ayak basışlarındaki sebep kallavi serpuşlarının ve baldırlarını sıkı sıkı saran çakşırlarının örtebileceğinden çok daha büyüktü. Sırrı Sübhan peşindeki bu kişiler Evranos-zade Hoppa Çelebi ve Piti Dölakruva adındaki zat i muhteremlerden başkası değildi.

Piti Dölakruva zamanında pek çok eyalette Venedik maslahatgüzarı olarak bulunmuş fakat yaptığı cilt koleksiyonunda yirmi farklı İncil çıktığından bağlı olduğu sefaretçe ciltlerine el konularak bu görevden alınmıştı. Bunun üzerine Anadolu’da define haritaları satarak geçimini sağlayan ve rızkını bulan bu desise üstadı akıllanmamış olacak ki yeni bir koleksiyon yapmaya daha girişmişti. Belki de bu yüzden olsa gerek şark ve garp ticaretinin bendergahı olan Kostantiniyye şehrinin limanında yaldızları çıkartılarak ateşe atılan İncil’lere içi yanarak ve kahrolarak bakıyordu. Yeniçerilere özendiğinde midir; saçına kına yakan Piti Dölakruva’nın yanındaki zat ise, Konya’dan bir asilzade olan Hoppa Çelebi idi. Soyunun hassasından zerre taşımayan bu kıranta ise aklını simya ile bozup, şeytan ilimlerine merak saldığından şeceresinin yüz karası olmuş ve Konya’dan kovulmuştur. Bilahare bu vaziyete düşen Çelebi Mağrip, Kahire ve Kudüs’te firavunlara özenen görgüsüz zenginlerin ölülerini mumyalıyor ve ilmini geliştiriyordu. Ancak Kıbrıslı bir piskoposun, İsa’nın mucizesi olarak göstermek istediği bakireyi zehirledikten sonra mumyalatmak için Hoppa Çelebi’yi çağırtması kaderin bu sayfasını da noktalamıştı. Kör olasıca Çelebi’nin bu konuda cenup illerinde nam salması ona Kıbrıs yollarını açmıştı. Ancak bozulmadan duracak masum bir bakirenin teşhiri, mümin kulları da küffara çevirebilir diye korktuğundan mıdır; zavallı müteveffanın fercini gözüne kestirmişti. Tahnitten önce zekerini zeytinyağına bulayan Hoppa Çelebi, halet-i ruhiyesindeki arızalar sebebiyle bu işe hiç de gönülsüz değildi. Ancak bu zelilliği yaparken piskopos tarafından yakalanmış ve Kıbrıs’tan yüzerek ancak kaçabilmişti.

Tam takati kesilmişken bir Ceneviz gemisi onu kurtarmış ve burada da Piti Dölakruva ile tanışarak Kudüs’e gelmişti. Bu iki gayri müsellah Kudüs’te işler çevirmeye başladıkları sırada, nerden buldularsa bir el yazması buldular ve Mesih İsa’nın çarmıhı ile ellerini ve ayaklarını buna gark eden çivilerin Kostantiniyye’de bir dikilitaşın altında gizlenmiş olduğunu öğrendiler. Bir an önce gönence kavuşabilmek ve hırpani vaziyetten kurtulmak için bu emanetlere gün yüzü göstermek gerektiğine kanaat getiren kafadarlar, böylesine kutsal bir vazife için gerekli salahiyete ulaşabilmek amacıyla küçük kaçamaklar dışında rakıyı bile bırakmışlardı. Bu iki densiz, Allah aşkıyla yanıp tutuşuyormuş gibi istiharelere yatıyor, o kutsal bedene batan çivileri ellerinde düşündükçe gözleri doluyor hatta Kudüs şehrinin kutsal toprağını horoz kanıyla ıslatıyorlardı. Oysa tek düşündükleri bu emanetleri Katoliklerin Papa’sı, Leh padişahı ya da Frenk küffarları arasında en çok para verene teslim etmek hatta emanetlerin birer kopyasını yaparak hepsine birden satmaktı. Bunların gözleri böyle velfecir okurdu işte.

Râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsârın naklettiklerine göre, Rum padişahının ismine izafetle Kostantiniyye ismini alan şehir, arzın tam merkeziymiş ve bu dünyanın düzenine nezaret edip, intizamı sağlamak amaçlı bir dikilitaş bu şehrin ikinci tepesine dikilmiş. Bu dikilitaşa böyle devasa bir gücü veren ne müzeyyenliği ne de muhkem vaziyetiymiş. Koca dünyanın, mizanını teslim ettiği bu taş, kun-i kâinattan beri mübarek ayaklarıyla çiğnedikleri yerlere bereketi getiren yüz yirmi dört bin peygamberden kalan yüzlerce eseri, dibindeki gizli bir odada saklarmış. Kudüs’te, Beynü’n-nehreyn kıt’asının en şöhretli müftülerinden Cemali Saadettin İdris Efendinin, Kara Yusuf lakaplı kethüdasından on Halep arşını ipek karşılığı alınan el yazmasına göre, miğferine, pelerinine, çorabına hatta kaba etinde çıkan şirpençeleri iyi etsin diye giydiği pamuklu donlarına bile, simgesi olan Chi Rho haçını işleten Rum Padişahı Konstantin’in Hareminden bir fahişeden doğma, paluze tenli bir oğlu varmış. Bu şehlevent babasının diğer refikasını, ettiği hasbıhaller ve mestur kapılar ardında çalgı çağanak eşliğinde, sergilediği şehvetli rakslarla aklını çelmiş ve üvey anasıyla beraber olmuş. Bu rezaletin dedikodusu yayıldığında, Konstantin oğluna olan itimadını pekiştirmek için karısını ve üvey evladını takip ettirmiş ancak gecenin bir vakti âşıkları inler halde yekvücut bulunca güvendiği dağlara yağan karın altında kaldığını hissetmişti. Kadın cürümünü, “oğlanın kuluncunu kırıyorum” diyerek örtmeye çalışsa da, Rum padişahı bunu yutmamış ve nasıl olduysa, oğlan sabah vakti sarayın dışında ihnâk olunmuş vaziyette bulunmuştu. Melun kadın ise kocasının sevgisi sebebine ölümden kurtulsa da, ayyuka çıkan söylentilerin ulaştığı kulaklardan bir çiftinin sahibi olan kaynanasının yemeklerine koydurduğu zehir yüzünden peyderpey gelen ölümden paçasını sıyıramamıştı.

Gelgelelim taifesinin böyle entrikalara ve dalavere çevirmeye olan mütehassıslığından kaynaklı habisliğinden pişman olan valide hanım, Yahudi remmallere döktürdüğü remillerde, kendisi için huzurun Kudüs’e gidip manastıra kapanmakta olduğunu öğrenince murassa kaftanlarını, arşın arşın ipek harmanilerini, en demkeş nedimelerini ve terennümü tatlı kapatmasını da alarak bir azize olmanın yolunu tutmuş. Fakat oğlu yaşındaki kapamasının geceler boyu süren taltif etmelerine rağmen manastır hayatına alışamayan valide hanım, Kostantiniyye şehrine dönme kararını almakta gecikmemiş ve aklına devletinin ve kendi başına musallat olmuş şeytanları kovabilecek şahane bir fikir gelmiş. Buna göre kutsal emanetleri Kudüs’ten alıp Kostantiniyye’ye götürecek olursa devletinin payitahtı musibetlerden arınır ve şehir ebediyete kadar saadet içinde yaşayabilirmiş. Devletin servetini buradaki tapınak görevlilerine akıtan valide nihayet arabalar dolusu emanetle döndüğünde oğluna bir dikilitaş yaptırmasını ve dibine çok gizli bir oda oydurarak bunları saklamasını istemiş. Emanetlerin burada olduğu anlaşılırsa bitmek tükenmek bilmeyen bir mahsurluk durumu şehrin yakasını bırakmaz, kendisinin Kudüs’e yaptıklarını, başkaları da Kostantiniyye’ye yapabilirmiş. Anasının kuzusu olan Konstantin hemen bu istekleri yerine getirmiş ve böylece emanetleri bin yıldan fazla süren bir uykuya yatırmış.

Hal böyleyken kaderlerine serkeşlik taslayan bizim felekzedeler, Kostantiniyye’ye bendegân gibi inmiş, büründükleri caka ve çalımlarıyla elleri bellerinde içi kazma kürek ve türlü lağımcı edevatı dolu olan sandıkları limandaki çingenelere taşıtıyorlardı. Bu sahte halleriyle, yağmayı fırsat bilip üzerlerine atlayacak yeniçerileri caydırmayı düşünmüşlerdi. Ancak yağmacılar şehri öyle yağmalamış ve yayılmıştı ki sokaklarda köle ticareti sebebiyle önemi yitirmiş sahipsiz öküzler, üst üste yığılmış cesetler, kopmuş organ parçaları ve yokuşları yıkayan kandan başka bir şey kalmamış. Dikilitaş’a doğru giden tepeyi çıkarken, ayaklar altına serilen koca Kostantiniyye kentinin tanık olduğu dehşet daha iyi görünebiliyordu. Daha sapa yerlerde yeniçeriler sıraya girmiş bağladıkları bir oğlana niyetleniyorlardı. Zül addedilecekler şehre öyle sirayet etmişti ki, bunlara bakmayıp, tefekkürden uzak yürüyen kişi bile bastığı kan ya da organ parçalarına denk geldikçe öğürmekten kendini alamıyordu.

Bizim Hoppa Çelebi ve Piti Dölakruva’nın konuşacak, lisan-ı hal edecek vaziyetleri kalmamıştı. Çingene çocuklara birkaç kuruş verip gönderdikten sonra sandıklarını beraber omuzlayıp ileride görünen taşa yollandılar. Üzerinde oldukları cadde şehrin ana caddesi olması ve Mehmet’in kesinlikle yağmayı yasak ettiği Ayasofya’nın buraya yakınlığı hasebiyle daha sakin olsa da muhasırların çektirdiği cefalar yüzünden halkın canhıraş çığlıkları bizimkilerin yüreğini ağzına getiriyordu.

Romatizmaları geçiren, mafsalları iyileştiren korkunun ihyasıyla, iki maceraperestin, dikilitaşın ay ışığında uzadıkça uzayan gölgesine kendilerini atmalarıyla sıçramaları da bir olmuştu. Loş ışık yüzünden görünmüyordu ancak taşın etrafı ve insan boyu altındaki kısmı sırılsıklamdı. Rumların kendilerini koruyacaklarına inandıkları bu taşa tükürme âdeti yüzünden bel bağladıkları tükürük ve balgamlar henüz kurumamıştı. Üstü başı rezil olan Hoppa Çelebi ayağa kalkarken bir de kaymış ve doğrulup, “Ya Sübhan, Ya Deyyan, Ya Mennan, Ya Hannan; sabır Ya Allah” deyip dayanç diledi ve devam etti; “Pirim, hüsnütelakki arzu edecek halde değiliz. Bir an önce başlayalım da bitirelim şu işi”.

Bunun üzerine Çelebi abdest alırken, Dölakruva da bir lağımcıdan aldıkları takım taklavatla taşın etrafında dönüyordu. Bu edevattan olan koca bir deniz kabuğunu taşın dibine çeşitli yerlerden dayayınca daha farklı bir makama sahip olduğunu anladılar. Ancak bu, kazmayı hemen savurmak için yeterli bir işaret değildi. Belki tam tersi yerden başlamalıydılar. Gizli odanın nasıl yerleştirildiğini bilmedikleri için işi biraz da talihlerine bırakmaları gerektiğine kanaat getirdiler ve yüzeydeki kıymetli mermeri sökerek, altındaki mıcırı kazımaya başladılar.

Zamanın yol yordam bilen ustaları mıcır harcı öyle derin dökmüşlerdi ki, bir adam boyu indikleri halde hala umdukları gibi bir kapağa ya da korktukları gibi toprağa rastgelecek görünmüyorlardı. Zanaatlarını en iyi biçimde icra eden ustalara, böyle kalın harç döküp kutsal emanetleri sağlam korudukları için ömürlerine bereket okumak ve bu hengâmede tırnakla kirece bulamış ince çakıl kazıttıkları için beddua etmek arasında kalmış Hoppa Çelebi’nin takati kesilmiş, süngüsü düşmüştü. Dölakruva da, aslında mıcırın zayıf olduğunu, etrafta yeniçeriler olmaması durumunda iki lağımcı kazmasıyla harcı tuz buz edebileceğini ah ederek söylüyordu.

Açılan çukurda bu debelenme sürerken dışarıda bir zılgıt kopuverdi ve bir kovalamacanın hengâmesidir patlayıverdi. Bizimkiler yürek ve kulak kabartıp dışarıyı dinler ve itidali elden bırakmamak için çabalarken açtıkları çukurun girişini bir kerte örtmesi için gerdikleri tülbent ezildiği ayağın biçimini alarak hızla aşağıya indi. Bu anda Kostantiniyye şehri korku avazeleri ile çınladı. Karşılıklı vaveylanın ardından tülbendi delip aşağı ineni, seri adım sesleri ardından başka birisi daha izledi. Sertçe inenler bulandıkları tozdan topraktan silkelenip, ne olduğunu anlamaya çalışırken bizimkiler umulmadık anda çukurlarına teşrif ve teşrih edenleri def edebilmek için bahaneler uydurmaya koyulmuşlardı. Hoppa Çelebi kendilerinin kubur açtığını, Piti Dölakruva da kendilerinin aslında lağımcı olduğunu ve Rahman ve Rahim olan Allah-ü Teala’nın kendilerine verdiği güçle Kâğıthane’den buraya kadar yeraltında geldiklerini öne süreceklerdi ki silkelenen, yüzleri gözleri açılıp fettan bakışları ortaya çıkanları gördüklerinde vazgeçtiler.

Bu şahıslardan birisi kazıttığı kafasındaki saçın iktidarını yüzünün geri kalanına yaymış pos bıyıklı, kızıl sakallı bir yeniçeriydi. Bu bıyıkları, dikilitaşın dibini kazan bizimkileri görünce öyle kabarmıştı ki Hoppa Çelebi öteki dünyaya daha az yükle gitmek için bildiği bütün duaları okuyor, büyük peygamberlerden şefaat diliyordu. Pos bıyıklı cengâverin, kendinden önce kuyuya düşen gayrimüslim kılıklıyı ensesinden yakaladığı gibi tokadı patlatmasıyla, Çelebi ve Dölakruva kazabildikleri en uzak tarafa yapıştılar.

“Bre teresler, bre kavatlar başka işiniz mi kalmadı toprağı didişliyorsunuz? Yoksa gömünüz mü var. Sizi köftehorlar sizi! Caddeyi erketeye yatmayıp, şu küffar balyosu kovalamasak sizi de bulamayacaktık ha!” diyerek bizimkilerin şafağını attıran yeniçeri sözlerine aynen devam etti; “bet bet bakmayın ulan hımbıllar! Ne gömdünüzse geri çıkartın yoksa ben sizin bağırsağınızı çıkartır bumbar edip kurda köpeğe yediririm”.

Bu sözler üzerine Çelebi ve Dölakruva çaresiz eşelemeye başladılar. Fare gibi mıcırı kazıyanlara ibret olsun diye midir, yeniçeri de kovaladığı balyosu pataklıyordu, ama ne pataklama. Zallâm yeniçeri, balyosu soymuş bileğine doladığı kayışı çözerek zavallı adamcağızı tükürüğüyle ıslata ıslata dövüyordu. Bayılmasının bile kurtaramadığı, zalim askeri üzerinde tepinmekten alamadığı adamın ağzında diş kalmamış, sol gözü tamamen kapanmış, bedeninin her yeri kan fışkıran kabarıklıklarla dolmuştu. Nefes nefese kalan yeniçeri hıncını alamamış olacak ki yerdekine okkalı bir tükürük savurarak duvar dibinde fısır fısır konuşanlardan, eğilmiş vaziyetteki Çelebinin kaba etini gözüne kestirmiş, hafif sarhoşluğun verdiği uçarılıkla gülerek, tekmeyi basmaya doğru koşuyordu ki, iki cambaz aynı anda dönerek yeniçerinin kafasına lağımcı malzemelerinden olan ufak kürekleri indirmeye başladı. Sersemleyen asker silahına davranamadan Piti Dölakruva adamın belindeki kından yatağanı hızla çekip boynuna hızla salladı. Mübarek adam, o nasıl kılıç sallamaysa yeniçerinin midesine kadar inip zalimi ikiye ayırmıştı. Bu beklenmedik cüretleri karşısında kendileri bile şaşırmıştı ancak mıcırı bitirip, mermer bir kapağa rastgelmenin, o kutsal emanetlere ulaşabilmenin inayetiyle cebbardan kurtulma gücünün bileklerine indiği şüphesizdi.

Davrandıkları mermer kapağı zor da olsa yerinden oynatabilmişler ve odacıktan gelen küflü havayı teneffüs edebilmişlerdi. Ancak tam bu esnada olan şey bizimkilerin aklını başından oynatmıştı. Sanki mermer blok insafa gelmiş, bu iki acizin kendisini açmalarına yardım etmek için öylece salıvermişti kendini. Bu mucize karşısında apışıp kalan Hoppa Çelebi iç taraftan bir de zırhlı el çıktığını görünce geriye doğru iki adım sıçradı ve yerdeki yeniçerinin leşine takılıp yuvarlandı. Bu korku anında da “la ilahe illallah, muhemedun resülallah, Allahü ekber, laşerikünlehü” diyerek mermer kapı ardından ne çıkacağını gözlemeye başladı.

Kapak bir kişinin çıkabileceği kadar açıldığı an dışarıya su gibi on üç Rum süvarisi fırladı ve Dölakruva ile Hoppa Çelebiyi zorla içeriye soktu. İçeriye girdiklerinde bir köşeye pusmuş, gözleri ağlamaktan küçülmüş, temiz yüzlü bir adam gördüler. Onları şaşırtan şey adamın harmanisindeki işaretlerdi. İmparatorluk ailesine ait bu imler gözyaşlarına boğularak gururunu ayaklar altına almış bu kişinin üstünde olsalar da, yaldızlı işlemelerindeki ihtişamdan kaybetmiyordu. Askerler içeri girince sert sesli birisi, Rumca; “İmparator’un önünde eğilin” dedi. Çelebi ve Dölakruva şaşkınlıklarını bastırıp eğilmişlerdi, ancak İmparator olduğu iddia edilen kişi anlamsız anlamsız gülmeye, aklını yitirmişçesine bağırmaya başlamıştı. Bunun üzerine askerlerden bir grup onun ağzını tutup sakinleştirmek üzere sıkı sıkı tuttu. Bahtsız imparator devletinin yok olmasına dayanamayıp aklını yitirmişti.

Daha fazla konuşmadan bu küçük asker grubunun lideri Hoppa Çelebi’nin dolap çevirme niteliğini gözlerindeki güvenilmez parıltılardan mı anladığından nedir; “bizi Rodos’a götürün hazinenin yarısı sizin olsun” dedi. Bu anda Hoppa Çelebi’nin gözleri odanın kuzey duvarını boydan boya kaplayan sandıklara ilişti ve şunu söylemeden edemedi; kutsal emanetlerden de İsa Aleyhiselam’ın asıldığı haçın parçalarını ve çakıldığı çivileri isteriz”.

Adam çaresiz kabul etti. Çünkü şehirden kaçabilmenin tek yolu normal tacirlerden farklı olarak, Akdeniz’de işgal edilen şehirlerin madrabazlığını yapan bu leşçi ve uyanık sınıfıydı. Sandıkların altın kaplama ve en murassa olanını indirdiler. Açtıklarında öyle ketum bir nur odaya gark oldu ki herkes havayla temas eden demirin yeşermiş yüzeyini avuç içlerinde hissetti. Bu öyle kutsal bir manzaraydı ki, avuç avuç dökülmüş naftaline aldırmadan o kutsal haçın odunundan sebeplenmek isteyen tahtakuruları, karıncalar, kurtçuklar ve bilumum börtü böcek ölüme seve seve koşuyordu. Allah-ü Ekber diyerek şöyle bir irkilen Hoppa Çelebi’nin şaşkınlığı, süvarilerin hoşuna gittiğinden midir, adamlar sırayla Musa’nın yere vurduğunda su çıkartan asasını, Nuh’un gemisini yaptığı baltasını, buğday yetiştirmeyi insanlığa öğreten Âdem’in yabasını da gösterdi. Düzülmüş bir çeyizin serimini izleyen koca karılar gibi ağızları açık vakit geçiren adamları köşede, girdiği sinir buhranından sonra uyuyan imparatorun karnından gelen gurultular uyandırmıştı da kendilerine gelip durumun vahametini kavrayabilmişlerdi. Neyse ki Piti Dölakruva ve Hoppa Çelebi süvarilere önderlik ediyordu da küçük bir kurtulma şansları vardı. Çelebi havsalasını ucundan zorlayınca herkesi harekete geçirdi. Önce imparatoru çırılçıplak soydular ve az önce yeniçerinin dayaktan öldürdüğü Balyosun elbiseleri giydirdiler. Elbette balyosa da imparatorunkileri… Daha sonra bu bahtsızı üzerindeki işaretli elbiselerle saray önündeki ceset yığınlarının arasına attılar ki bulunsun ve imparatoru öldü sanarak peşini bıraksınlar. Gerçi Balyos pek imparatora benzemiyordu ancak yediği dayak yüzünden kaymış ağzı burnuna bakınca bunun bir insana benzediğini söylemek de imkânsızdı.

Gerçek imparatorun sırtındaki derin yaradan anlaşıldığına göre bu yürekli adam savaşmadan sıvışmayı seçmemişti. Aynı zaman da bir hekim olan Çelebi imparatorun sırtını kalın bir tığ ile dağlayarak yarasını kapatmıştı. Hemen sonra da bu emanet odasından Kostantiniyye şehrini yeraltından dolaşan dehlizlere girmiş ve ellerinde olan tek meşaleyle karanlığa karışmışlardı. Öyle dubara dolu koridorlardan geçmişlerdi ki askerler arasında bu dehlizlerin sorumlularından olanlar bile arada bir şaşırıyor geri dönmek zorunda kalıyorlardı. Görevlerinin mevkii yüzünden güneş görmediklerinden midir, yüzleri ölü gibi bembeyaz olan görevliler bu tünellerden Topkapısına, Limana, saraylara, sarnıç ve hamamlara hatta eski rivayetlere göre Prens adalarına bile gidilebileceğini söylemişlerdi. Öyle de oldu. Amalfi mahallesinden bir hamamda çıktılar. Piti Dölakruva yılan gibi süzülerek limana inip uygun elbiseler satın almıştı ancak tünellerden çıkmadan önce Hoppa düzenbazıyla Cenevizli yağmacıları bulup, Katoliklerin Papasına ellerinde kıymetli emanetler olduğunu bildirmelerini kararlaştırmışlardı. Bu kıymetli emanetler arasında İsa, Musa ve Nuh peygamberlerin yadigârları dışında Ortodoksların ruhani lideri olan ve Roma’nın karanlık zindanlarının iştahla beklediği imparator Konstantinos da vardı.

İki kafadar bu dolapları çevirirken, sessiz sedasız gelen elbiseleri giyip tacir gibi sokaklara çıkan akıl sağlığını yitirmiş imparator ve beraberindeki generalleri her şeyden habersiz kendilerini Sakız adasına götüreceklerini sandıkları gemiye gidiyorlardı. Hoppa ve Dölakruva limanda imparator ve taifesiyle ayrılırken Cenevizlilerin onları Sakız adasına 10 000 altın karşılığında götüreceklerini söyleyerek, aslında onları Roma’ya 50 000 altın karşılığı sattıklarını gizlemiş ve helâlaşmışlardı. Bu düzenbazlar aldıkları altın dolu sandıklar ve kutsal emanetlerle Kırım’a gitmek için bir gemi kiralamış fakat onca paranın verdiği harcama, dünyanın nimetlerini tüketme sabırsızlığı yüzünden Mehmet’in emrini unutarak yelkenleri sonuna dek germişler ve boğazın çıkışına yakın yedikleri toplarla suyun dibini boylamışlardı. Aynı makûs talih Mehmet’in öldü sandığı gerçek imparatoru, Roma’ya götüren Ceneviz kalyonunu da bulmuş ve o da Propontid sularından çıkamadan batırılmıştır. Hal böyleyken Kostantiniyye tılsımlarından mahrum kalmamış ve dünyanın dengesini koruyan bir terazi olmak vazifesini bıkmadan usanmadan yerine getirmiştir.

0 yorum var - 05 Haziran 2008 13:51

Yaklaşık 14 hz. civarından gövdeli ve yavaş yükselip 20 db’de patlayan bir frekansın sarstığı beynimle beraber içinde olduğum sanal evren de altüst olmuştu. Bu evrenin sakinleri olan kıçından birbirine yapışık sevgililer birbirlerini beceremediklerinden, yazıldıkları diğer kıçından birbirine yapışık sevgililere, yaşamak için sevişmeleri gerektiğinden muhtaçtı. Evet! Akıl almaz ama kuyruksokumlarından, cinsel uzantıları yahut çukurları birbirine temas edemeyecek biçimde birbirine yapışık olan bu sevgili canlıları, solunumunu da birbirlerine asla çekemeyecekleri silahlarından yapıyorlardı. Şu talihin işine bakın ki sevgiden göt göte gelmiş yaratıklar, yaşamak için başka uzantı yahut çukurlara ihtiyaç duyuyordu. Şu vaziyette iki adet götünden birbirine yapışık sevgilinin hayat için birbirlerini düzüşlerini izliyor olmamı, okuyucu röntgenciliğe bağlamak yerine hayretle irkilmeliydi. İzlediğim bir Macar pornosunda buna benzer bir zincir görmeme rağmen kıskançlık ve yaşamak için birbirine kenetlenen bu toplu seks manzarasından yoğun bir duygu karmaşası da yükseliyordu. Testis yahut yumurtalıklara kaymış akciğeri ferahlatmak, beyinleri oksijene boğmak için bacak aralarından birbirini çeken çift bir yandan nefes almak mucizesini gerçekleştirdiği için inliyor bir yandan da eşini bir iki santim mesafeyle başkasına kaptırmanın hüznünü böğürdeyerek yaşıyordu. Kamasutra şu vaziyet karşısında öyle çaresizdi ki…

Frekansla sarsılışıma geri dönersek, o anda sadece ben değil gökyüzünde birbirine kayan götünden yapışık çift de sarsılmıştı. Ve karanlık dört bir yandan bana akarken onlar karalanmayı bir hediye olarak görerek, kıskançlıktan, hasetten, eşini paylaşmanın delirticiliğinden kurtulmak için sevinçle haykırdı ölüme. Ya da gördüğüm buydu, belki de orgazm oluyorlardı…

Her şey karanlığa gömüldüğü an kulaklarımda gözkapaklarımın açılış sesi pırtladı. Ardından motor, korna, insan sesleri, sinek vızıltıları, güneşin kavurduğu asfaltın çözülme ve ayak bileklerimle sıkıştırdığım yumuşak maddeden gelen bakteri gürlemeleri… Önümde saçtan fazlasıyla yoksun bir kellede biten minik tüylerin uzama sesiyle sevinçten çılgına dönecekken otobüs aniden hızlandı ve kafamı koltuğa sertçe çarptım. Bu uyanış kesinlikle şok ediciydi. Bu otobüse nasıl ve nerden bindiğimi hatırlamadığımdan çok, üzerimde babamın tatilden getirdiği abuk sabuk bir gömleğin oluşu aklımı başımdan almıştı. Soyunmak istedim ancak kıllı omuz ve sırtımı sergilemekle-müthiş tatil gömleğini taşımak yarışında omuzlarımı kapalı tutmam galip gelmişti.

Bir şeylere açıklık getirmek için toparlandığım an önümdeki kellenin sahip olduğu ağız ve burundan hınkırmaya benzer sesler yükseldi. Evet, karşımdaki inek burun deliklerinden birini kapamış ötekine yüklenerek burun kanatlarına takılmış tatak tanesini tazyike çabalıyordu. Ensemden giren ürperti çalışmak için elektriğini bekleyen bir makineye çevirdi beni ve eğildiğim gibi yerde, bacaklarımın arasında duran torbadan, buzdolabı poşetine sıkı sıkı bağlanarak kapatılmış çamurumsu maddeyi alarak adamın kafasında gerçek bir gümbürtü kopararak patlattım.

On kişinin olmadığı otobüsün yeni ilgi merkezi sevimli salak bir çocuk ya da güzel butlu bir hatunun poposu yerine karşımdaki adamın keliydi. İnanmamak hatta yanlış şeyi koklamak istesem de poşetin patlamasıyla ortaya çıkan koku ve yarı cıvık kıvamlı maddeden fışkıran mısır taneleri, hala yerde duran torbada yedi adet poşetlenmiş bok olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Bunu hangi kafayla, neden yaptığımı düşünmek için bir ömrü keyifle harcayabilirdim. Ancak kusa kusa dağılan karıların arasından öyle iki tip belirdi ki benim de kaçmam gerektiğini anladım. Ve nedense yerdeki torbayı da bırakmadım. Keli boka bulanan tataklı adam donmuş kalmıştı. Kapılar kapalı olsa da üzerime gelen şoför ve muavinini atlatabilirdim. Fakat işler filmlerde olduğu gibi yürümüyordu. Kahramanı ben olan şu vaka karşısında, güya kötü adamlar kafasını otobüsün demirlerine falan gömmeliydi. Bunun yerine ben kaçarken yerdeki boka ve galiba bokuma basıp düştüm. Burnum önünde beliren boka bulanmış mısır tanesi hafızamı anında çözmüştü. Evet iki gün önce Cevizlibağ’da bir üstgeçidi, elektroakustik çılgınlıklarım için kaydedip, psychoacoustics besteler yahut işkenceler icat etmek amacıyla bulunduğum sırada yemiştim bu mısırı. İlginçtir ki o zamandan bu yana son hatırladığım şey 16hz ile 18Khz aralığı dışındaki seslerde yakaladığım melodiler için sevinişimdi. Esas dumur anıysa birazdan yaşayacağımdı. Varlığını unuttuğum kulaklığımdan, kulağını dinleme konusunda geliştirmemiş bir insanın algılayamayacağı belli belirsiz sesler, sinyaller geliyordu…

aferim1

Pakize

1 yorum var - 01 Şubat 2008 20:28

Pakize… İsminin son hecesi kulaklarımdan girip bütün bedenimi nefretle titreten sevgilim benim. Hayatıma benim bile anlayamadığım bir hızla girip, yanlışlıkla balıklarımı öldüren, menekşelerimi kurutan, aptal ve sidikli köpeğini evime getirip her yeri batıran, güzel bir akşam yemeği yapmak için bütün evi soğan ve sarımsak kokutan sevgilim…

Ona bir gecede âşık oldum ve o lanet gecenin sabahında benim evime taşındığını gördüm. Makyaj malzemeleri, dolaplar dolusu saçma sapan kıyafetleri, basımı ağaç düşmanlığı sayılabilecek kitapları, kesinlikle dinlenmemesi gereken müzikleri ve köpeğiyle geldiğinde elbette bu kadar tahammülü zor gelmiyordu, ismindeki o tını. Hatta hoşuma bile gidiyordu diyebilirim. Adını söylüyordum sürekli. O, varken ya da yokken, banyodayken ya da mutfaktayken… Kargaları bile dinlenesi yapabilirdi, sadece onun isminden oluşan bir şarkı.

Bir gün, işlerimi bitirip, tiksindiğim sokaktan kendimi evime attığımda mutfakta yeni aldığı tabakları dolaplara yerleştirirken gördüm onu. Rengârenk ve pek entipüften bir yemek takımını bana sevinçle gösterirken, benim gözlerimde şimdiye kadar uzanan kızgınlığımın ilk şoku olan bir şaşkınlık vardı. Başka bir gün, yazı masamın karşısındaki kitapların yer değiştirdiğini fark edip yerimden kalktığımda iliklerime kadar işleyen bir korkuyla sıçradım. Yıllar süren araştırmalar sonunda Dublin’deki bir dostum aracılığıyla aldığım 1804 basımı “The Mysteries of Udolpho” serisi raflarda yoktu. Antika niteliğindeki dört kitabın yerinde duran aptal psikoloji kitaplarının isimlerini okudukça geçirdiğim şok katlanarak büyüyordu. Hemen televizyonun karşısında olduğuna emin olduğum Pakize’nin yanına gittim. Ancak odaya girmemle başımdan aşağı kaynar suların dökülmesi aynı anda oldu. Bütün film arşivimi dağıtılmış olduğunu görünce evimin mutsuz olduğunu anladım. Evet, eski güzel günlerden çok uzaktaydı evim. Oysa benim dışarıdaki tehditlere karşı kalemdi burası. Ve o hoşnut olmazsa sahibinden, güvenilirliğini kaybedebilirdi. Bunu anladıktan sonra, eski korkularım yeniden hortlayıverdi. Karanlıktan korkmaya başladım. Uyumaya, hatta gözlerimi bile kapamaya çekinir oldum. En kötüsü ise yeniden kollarıma güneş figürleri kazımaya başladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Pakize’nin hayatıma girmesiyle, neden bıraktığımı da bilmediğim alışkanlığıma tekrar başlayışımın sebebini de kestiremiyorum. Tek bildiğim, evim Pakize’yi sevmiyor ve onun burada olmasına müsaade ettiğim için, dışarıdaki kargaşanın içeriye girmesine izin vererek beni cezalandırıyordu.

İşte tüm bunların mimarı, şimdi, saatlerdir yapmaya çalıştığı yemekleri getiriyor ve beni yemeğe çağırıyordu. Pakize, her şeye rağmen güzel yemek yapardı. Ama güzel yemek isteyen kimdi ki? Eskisi gibi yoğurt kabında bisküvi ve süt ezerek karnımı doyurmak istiyordum ben. Şimdi içinde olduğum duruma bakınca, yani boy boy çatal ve kaşığın, kâse ve türlü türlü tabakların, envaiçeşit ıvır zıvırın masadaki yerine yerleştirilmesinin bile bir saati aldığı halime bakınca, elimde eski yoğurt kovam ve evdeki birkaç mutfak gerecinden olan kaşığımla odalarımı dolaşarak, yarattığım düzeni izlediğim günleri özlemle hatırlıyordum.

Elimde kâğıt ve kalemle geldim, Pakize’nin hep küçüklüğünden yakındığı masaya. Bunu görünce oturduğu yerden kalkıp elimdekileri, “şimdi yemek yiyeceğiz” diyerek aldı. O konuşurken, ses tellerinin boğazındaki oval koridora paralel olmaması yüzünden bozuk bir keman gibi ses çıkartırdı. Bu yüzden çıkan iki veya üç farklı ses, bir ağızdan çıkarken sinir bozucu olurdu. Evimin duvarları bu titreşimleri sevmiyordu.

Kâğıtları alıp yazı masamın üstüne götüren Pakize’den kalemimi saklamayı başarmıştım. Duvarlarda rutubetten oluşan çizgiler bunu görünce, gizli gizli sırıtıverdi. Kalemi tutan elimi masanın altında sakladığımı fark eden lamba, ışığıyla aramıza giren bir örümcek ağının gölgesiyle omzumu dokundu. Çorba koymak için eğilen Pakize’nin mermer heykellerinki kadar güzel ve beyaz boynu parıldadı gözlerime. Hemen sonraysa sağ elimdeki kalem kızıla boyadı masayı ve güzel Pakize’nin boynunu.

Yere yığılan kızın, gırtlağı parçalanmış, sıradan olmayan ses telleri sıradanlaşmıştı. Can çekişirken, gırtlağının ayrılan iki yakası delicesine çırpınıyor ve soluk borusu kan doluyordu. Ölümü kendi kanında boğulmaktan olacaktı. Ama her şey daha iğrençleşti. Bir öküz gibi böğürüyor ve yuttuğu kanı aksırıyordu. Evim sustur onu dedi. Üzerine atlayıp, kalbine ve ciğerlerine sapladım kalemi. Son hatırladığım, inen her yeni darbede Pakize’nin zayıflayan sesiydi.

Kendime geldiğimde, evim belki de son bir defa kızdı bana ve ben belki de son defa bu kadar büyük bir pisliği temizlemek için kolları sıvadım.

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:27

Yukarıya doğru uzayıp giden tohum raflarıyla çevrili, fermantasyon salonunun iç yakan o ekşi kokusunu tiksinerek soluyorduk. Bir tavan arayan gözlerimizin gördüğü en uzak şey koca raflara tırmanıp, tohumlar üzerindeki çürükçül, bakteri ve protozoaları eşit miktarda dağıtmaya çalışan işçiler oluyordu. Gözlerimizin yetmediği yükseklerde kayboldukları karanlığa dalıp gittiğimizi gören bir ustamız sanki düşünmemizi engellemeye çalışırcasına, o yapay sesiyle; “Haydi, küçükler, söyleyin bakalım, ustalarınız tırmandıkları raflarda ne yapıyor?” diye sordu. Bunun yanıtı hiç zor değildi ve elbette hepimizin bildiği bir şeydi. Hep bir ağızdan cevabı verirken sesimiz ve üzerimizdeki bıkkınlık rafların etkisiyle neredeyse bize dönemeyecek kadar dağıldı; “Kolonimiz ve on yedinci kulenin yemek ihtiyacını karşılamak için tohumları mantarlıyorlar efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”

Rutin bölümler gezimiz üst katlardan aşağıya doğru devam ediyordu. Tohum salonlarından sonra sırada bizden bile küçük olup henüz koğuşlara verilmemiş ufaklıkların beslendiği yuvalardaydı. Bizim gezdirildiğimiz vakitlerde uykularından uyanmış ya da uyandırılmış olan bu bacaksızlar kendilerine verilen özsuyu emerken bile yaramazlıklarına devam ederdi. Elbette sırayı bozup onlarla uzaktan oyun oynayanları gören hemşireler de hemen devreye girip, “Kulemizin anneleri ne yapıyor çocuklar” diye sorardı. Cevabımızdaki bitkin ses tonunun sebebi kesinlikle yorgunluk olmazdı; “Eskiden bizleri besledikleri gibi bebeklerimizi beslemek, onları kuvvetlendirmek efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”

Nihayet son durak olan Zelkabhum ustanın salonuna geldiğimizde yüzlerimizdeki bıkkınlık yerini sevince bırakmıştı. Bunun sebebi sadece her gün ikram ettiği kar suyu ve taze tohum değil bizlere ilahi, şarkı söylemesi ve en önemlisi dış dünyayı anlatmasıydı. Her gün bizden önce gelen yirmi sekizinci koğuşun çocuklarını uğurlarken bizleri yani elli dördüncü koğuşu içeriye davet eden Zelkabhum usta sivri çenesine inen seyrek sakalları ardında beliren gülücükle karşımızdaydı.

Herkes yerine geçtikten sonra Zelkabhum ustamız; “Hadi sormaya başlayın” dedi. O bizlere diğer koğuşlardan daha farklı davranırdı. Her zaman elli dördüncü koğuşun özel olduğunu ve seçilmiş çocuklar olduğumuzu söylerdi. Bunun sebebi olarak diğerlerinden daha zeki ve meraklı olmamızı gösterirdi. İlk soruyu her zamanki gibi Dazus sormuştu, “Efendimiz bizim kulemiz yani on yedinci kulenin boyu ne kadardır?” Zelkabhum sanki bu soruyu daha önce hiç cevaplamamış gibi, “Şaşıracaksın ama binlerce Dazus’u üst üste koysan bile on yedinci kulenin yarısı kadar etmez” dedi. Elbette bu aptal çocuk ikinci salak sorusunu da soracaktı, “Peki efendimiz diğer kulelere eskiden köprülerimizin olduğu doğru mu?” Zelkabhum ustamız gizlemeye çalıştığı sabırla, “Sen çok akıllı bir çocuksun Dazus, bunları bilmen hayret verici. Evet, doğru eskiden metal yollarla bağlıydı birbirine kuleler. Hem de yirmi dördü birden. Ancak daha sonra alçak devler gelip aldı köprülerimizi. Gürültülü hayvanlarının kuyruklarını daldırdılar yeryüzüne ve alt üst ettiler topraklarımızı. İşte bu yüzden yavrularım bizler kulemizden dışarı çıkamıyoruz. Ben sizler kadar küçükken, arkadaşlarımla toprak üzerinden kulelere gider hatta uzun süreler o kulelerde kalırdık. Fakat şimdi en yakınını bile görmeyeli yıllar oldu. Heyecanla yerimden fırlayarak, “Siz küçükken koğuşlar yok muydu? Çocuklar özgür müydü?” diye sordum. Her gün aynı şeyleri anlattığı halde, kendini keyifle dinleten Zelkabhum ustadan bunları ilk defa duyuyordum. Soruma cevap verirken ilk kez anlattığı çocukluğundan kopup gelen bir gülücükle renklendi yüzü, “Koğuşlar vardı, fakat sadece uyumak için. Küçükler büyüyüp gelişene kadar asker görmezdi. Hatta bizler gibi ustalar ya da hemşirelerle ilk tanışmanız bile ergenliğinizi bulurdu. Sizler şanssız bir nesilsiniz. Bütün gün kuleleri ve ırkımızı ayakta tutan bölümleri gezdiriliyor ve koğuşlara kapatılıyorsunuz. Elinize oyun diye verdikleri şeylerle avutuluyorsunuz. Ancak bunda sorumlu bizler değil, o görgüsüz ve cahil devlerdir.”

“Eskiden kulenin dibinde kocaman bir giriş vardı. Şimdi o girişteki karmaşayı düşünüyorum da sadece izlemek bile keyifli vakit geçirmemizi sağlayabilirdi. Düzenin aksamadan işlemesi için çocuklar, tüm bunlar şart.” diyen Zelkabhum usta sözlerini bitirdikten sonra neşeli bir ilahi okumaya başladı. Eşlik etmemize rağmen hepimizin aklında içinde rahatça gezilebilecek bir kule fikrinin olduğu, dalan gözlerimizi yavaş yavaş matlaşan halinden belli oluyordu.

Gitme zamanımız geldiğinde Zelkabhum usta bizlere, “Unutmayın yavrularım, sürekli dua edin. Toprak anamızdan, bizlere güç vermesini dileyin” dedi. Bizler çıkarken kapıda on birinci koğuş sırada bekliyordu. O an nerden ve nasıl geldiğini anlayamadığım bir çılgınlıkla refakatçimizden sıyrılarak on birinci koğuşla birlikte tekrar Zelkabhum’un salonuna daldım. Yaptığım öyle büyük bir delilikti ki hayatımda ilk defa koğuşumdan ayrılmanın güvensizliğini titreyerek hissetmiştim. Sırayla içeriye ilerleyen koğuşun refakatçisi beni görürse kıyamet kopardı. Bu yüzden gayet dikkatli biçimde kendimi Zelkabhum’un papatya ve zambak ballarını koyduğu rafların ardına attım. Uzandığım yerden ne yaptığımı düşünmeye başlamıştım ki Zelkabhum ustanın sesi kulaklarıma yankılanarak ilişti; “Benim güzel yavrularım, ilahi mi okuyalım, yoksa bana soru mu soracaksınız?”

Onun diğer koğuşlara böyle sevecen olduğunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bu küçük şaşkınlık içine kendimi düşüncesizce attığım hareketimin sonuçlarını bana unutturmuş gibiydi. Çocuklardan biri söz alarak; “Ustamız benim bir sorum vardı, geçen gün anlattığınız devler için, ‘Bizim kulelerimizden bile uzun boylular’ demiştiniz. Onlar düşmanımızsa neden kuleleri tamamen yok etmiyor” diye sordu. Zelkabhum, gülerek söz başladı; “İşte sizin bu yüzden kulenin en zeki koğuşu olduğunuzu söylüyorum. Şimdi bu zekânızı besleyecek kültürü vermeli sanırım size”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Demek ki Zelkabhum bize yalan söyledi. Bizi kandırdı. Bütün koğuşlara ayrı ayrı aynı şeyi söylüyordu. Bütün kuleyi kandırıyordu. Onun “en zeki sizin koğuş” yalanıyla uyutuluyorduk. Belki de bunu disiplini sağlamak amacıyla yapıyordu. Bizlere “en zeki” olduğumuza inandırarak, problem çıkartmamızı engelliyordu. Hiç çabalamadan çıkarıldığımız dahilik statüsü ise bir köle gibi sabit durmamızı sağlıyordu. Eriştiğimize inandırıldığımız şey bizi köle ediyordu. Sahiplendiğimiz ve sahipliği yüzünden uyutulduğumuz, ayırt edici özellik sadece kölelikmiş.

Yatıp uzandığım yerden kızgınlıktan köpürürken Zelkabhum’un sesi kulağıma yeniden geldi. “Evet, çocuklar, devler kulelere dokunamıyor çünkü toprak ananın göğsüne dikilmiş bu yapıların altından onun gazabı çıkar diye korkuyorlar”

Bunları duymamla içimde bir küfür etme fırtınası kopuverdi. Toprak anaya, Zelkabhum’a, kulelere, devlere hatta hayvanlarına… Bu çok ayıp ve terbiyesizce bir davranıştı. Koğuşumuzdaki kimseye yakışmazdı. Ama görgü kurallarını bize öğretenlerin yalancı olduğunu düşününce içimden dışarıya gürültü olarak fırlayabilecek küfürleri, sessizce koğuşlara da sıçratmanın kötü bir şey olmayacağını düşündürmüştü.

Gün boyu yattığım yerden, gelen koğuşlara söylenen yalanları dinledim. Ustalarıyla konuşan çocukların onlara söylenenler yüzünden kendilerini kasarak konuşmalarını dinledim. Bizim koğuşumuz üzerine gelen dördüncüsüyle de kolaylıkla dışarı çıktım. Fakat kendi koğuşuma gitmem epey zahmetli oldu. Önce seksen üçüncü koğuşla tekrar yuvalara, oradan yirminci koğuşla tohum salonlarına ve oradan da numarasını anlayamadığım bir grupla ellili ve altmışlı numaralı koğuşların bulunduğu katlara indim. Fakat koğuş önünde refakatçimizi burnundan solur halde görünce gizli gizli buraya gelme çabamın anlamsızlığını anladım. Koğuştan ayrıldığım çoktan ortaya çıkmıştı. Neyse ki “kayboldum” yalanı çok kurcalanmamış ve geri dönebilmiştim.

Benim “kayboldum” yalanıma inanmayan diğerleri, refakatçimiz koğuşu terk ettiğinde hemen başıma üşüştüler. Onların gözlerinde merak, benimkilerde kandırılmış olmanın sağa sola saldırtan hali vardı. İçimden etrafa zarar vermek, bitki liflerinden örülerek yapılmış zemini kemirmek, oynamamız için getirilen kumu dağıtmak geliyordu. Şiddetle bastırılabilecek bu hırs ateşinin, daha etkin söndürücüsü, aslında üzerime değiyordu. Etrafımı saran koğuşun meraklı bakışlarını benimkilere benzetmek içimi ferahlatabilirdi. Öyle de yaptım. Tüm gördüklerimi ve duyduklarımı onlara anlattım. Uyuma vakti gelene kadar aramızda bunu tartıştık. İkiye bölünmüştük. Bazıları bunun saçmalık olduğunu, benim tüm bunları uydurduğumu düşünürken, içinde benim de bulunduğum grup kandırıldığımızı, devlerin ve toprak ananın olmadığını öne sürmüştü. Nihayet refakatçi ustamızın uyku saatini hatırlatmaya gelmesinden hemen önce karara vardık. Uyumayacak buradan dışarı çıkıp her şeyi kendi gözlerimizle görecektik.

Aramızda dört kişi bu göreve talip olmuştu. Ben, Zirgliai, Daudzam ve benim yalan söylediğimi iddia eden Dazus dışarı çıkacaktık. Bu çıkış için izleyeceğimiz yol koğuşun içinde olduğundan kimseye yakalanma riskimiz yoktu. Kuledeki birçok yer gibi buranın da düz bir tavanı değil, yukarıya doğru giderek incelen yarığı vardı. Kısa bir süre önce bu yarığın ince tarafından içeriye su sızmaya başlayınca, kalafatlamak için gelen ustalarımız buranın dışarıya açıldığını ve ne olursa olsun oraya tırmanmamamız gerektiğini söylemişlerdi. Hem de bizleri, kocaman hortumuyla avını yutan hayali yaratıklarla korkutmuşlardı. Ne saçmalık…

Zirgliai ve Daudzam ne kadar iyi bir tırmanıcıysa, Dazus ve ben de o kadar beceriksizdik. Henüz yeni tırmanmaya başlamamıza rağmen zorlanıyorduk. Ancak duvarların daralarak ufacık bir yarığa dönüştüğü uca geldiğimizde esas zor olanın kalafat malzemesinin sökülmesi olduğunu gördük. Bal, reçine ve artık yumurta kabuklarından yapılan malzeme neredeyse tamamen donmuştu. Göz göze geldiğim Dazus’dan hiç beklemediğim bir hareketle, dolgu malzemesini ısırması beni şok etmişti. Kalafat malzemesini dişliyor ve tükürüyordu. Birkaç kez bunu tekrarladıktan sonra, şaşkınlıkla onu izleyen bize dönerek, “İşe yarıyor, ama acele edelim. Katmanın ilerisi hala yumuşak… Hızlı davranırsak havayla temas edip donmasını engelleyebiliriz” dedi.

Delirmişçesine dolguya saldıran bizleri aşağıdan izleyenler katıla katıla gülüyordu. Aşağı attığımız dolgu parçalarını temizlemekten de geri durmuyorlardı.

İşe başlayalı epey zaman olmuştu. Çenelerimizi dinlendirmek için ara verdiğimizde incelen saydam tabakanın ardından lacivert bir ışık geliyordu. Aramızda bu lacivert ışığın giderek açık bir tona, hatta kızıllığa döndüğü tartışmasının yanı sıra yaptığımızı ustalarımıza nasıl izah edeceğimizi de konuşuyorduk. Aslında bunda düşünülecek bir taraf da yoktu zaten. Açtığımız deliğin etrafındaki diş izlerini yok edersek sorun kalmazdı. Malzemenin bozulduğu akla gelebilirdi.

Yeniden işe giriştiğimizde ana malzemesi reçine olan karışımın yeniden sertleştiğinin farkına vardık. Bu çok yakında delikten dışarı çıkabileceğimiz anlamına geliyordu. Fakat dışarıda bizleri neyin karşılayacağından habersiz olduğumuzdan bunun için sevinemiyorduk. Bedenimiz uzun zamandır harcadığı enerji yüzünden epey güçsüz düşmüştü. Ancak son darbeyi nihayet vurabilmiş ve son parçayı dışarıya itmiştik. Deliğin açılmasıyla içeriye serin bir hava akımı girmişti. Dördümüz de donakalmış, aşağıdakilerin yutkunmaları ardından içimizden birinin başını dışarıya çıkarmasını bekliyorduk.

Usul usul deliğe yanaştım ve başımı ilk ben çıkardım. Gördüklerim şaşkınlıktan beni deliye çevirdi. Dışarının bir kubbesi yoktu ya da bu kubbe çok genişti. Ayrıca her şey kendi renkli ışığını yayıyordu. Toprak dedikleri şeyle kaplı değildi yeryüzü. Her yer alabildiğine sarı otlarla kaplıydı. Başımı sağa doğru çevirdiğimde çok uzaklarda yakılmış devasa bir ateşin ucunu gördüm. Öyle ki ısısı ve ışığı buralara kadar vuruyordu. Giderek renkleri daha açık tonlara bürünen dışarıyı merak eden arkamdakiler kenara çekilmemi söyleyince, kulenin dış duvarlarında bulduğum bir kuytuya yerleşerek onlara müsaade ettim. Kulenin dışı da içiyle aynı malzemedendi. İçinde olduğum kuytudan biraz sarkınca diğer kuleler de görünüyordu. Kimisi eğilmiş, kimisi devrilmiş kuleler görünce Zelkabhum’un haklı olabileceğini düşünsem de, şu an için her şey çok güzeldi. Haklıydım. Devler ve yaratıkları yoktu işte. Sağ tarafta gördüğüm ateş giderek büyüyor ve büründüğü kızıl bir yarım daire halinden yeryüzünden kopan bir ateş topuna dönüşüyordu. Bu bizi korkutmuştu. Acaba buna biz mi sebep olmuştuk endişeleri duyarken, yukarıdan bir feryat kopuverdi. Kulenin dik dış duvarlarından hızla ve korkusuzca inen bir askerdi bu.

Bağıra çağıra inen asker yolu yarılamıştı ki, onun korkusuyla titremeye başlayan bizleri şok eden bir şey oldu. İleride, uzun otların arasından bizim kulemizde bile uzun boylu ve bizim kulemizi enlemesine elli defa içine alabilecek bir yaratık çıktı. Hayır hayır! Elli değil iki yüz elli! İncecik bir beli vardı ve arka tarafını kıvraklıkla oynatabiliyordu. Ayrıca arka tarafında başka yaratıklar taşıyordu.

Yukarıdan bağıra çağıra gelen asker bu devasa yaratığı görünce sunturlu bir küfür savurdu ve yanımıza geldiğinde, kızmak yerine, çıktığımız yarığa geriye soktu bizi. Başta asker olmak üzere hepimiz şok içindeydik. Dazus bana dönmüş “Hani hepsi palavraydı, hani Zelkabhum Ustamız yalancıydı?” diye homurdanıyordu. Bunun üzerine Zirgliai Dazus’un ensesine şaplağa patlatıverdi; “Seni sersem yaratık, kimin haklı olup olmadığı mı mühim şimdi?” diye sordu ve bizim açtığımız yarığa girip tir tir titreyen askeri göstererek, “Galiba biz olacakların farkında değiliz. Halimize bak” dedi.

Evet, korkmuyorduk. Çünkü şu an çok ileride olan yaratığın devasa homurdanması henüz toprağı titretmiyordu. Yavaş yavaş bir gürültüyle beraber büyüyen titreşimler artık tamamen hissedildiğinde yaratık yakınımızdaydı. Yönünü en baştaki kuleye doğru çeviren mahlûk yeri sarsan ve kulaklarımızı sağır eden homurtusunu kestiğinde ortalığa büyük bir sessizlik yayıldı. Bu devasa yaratığın önü kırmızı arka tarafı maviydi. Üzerinde ilginç işaretler vardı. Toparlak ayakları çeşitli boylarda olan bu şeyin arka tarafında taşıdıkları ise devlerdi. O ne hain bakışlardı gözlerindeki…

Sırtından inenler ilk kulenin başına toplanmıştı. Kırmızı ön tarafına kurulmuş ve devlerin önderine benzeyen kişiyi dinliyorlardı. Çok geçmemişti ki, ilk kuleye saldırdılar. Bu vahşi manzara karşısında hepimiz donup kalmıştık. Ancak soğukkanlılığını koruyan en fazla bizlerdik ki yanımızdaki asker hüngür hüngür ağlıyordu. Devlerin güçleri yetmeyince koca hayvanlarının arka tarafından aletlerini getirdiler. Bunlar ilkel kazma ve küreklere benziyordu. Zaten bu cahil yaratıkların daha ilerisini kullanmasına şaşardım.

Sökmeye çalıştıkları ilk kulede kimse yaşamazdı. Daha sonra dağıldılar ve her bir dev tek başına kulelere saldırdı. Hemen yanı başımızdaki kuleye yanaşan dev o iri ayaklarıyla kuleye bir tekme attı. Öyle güçlüydüler ki, toprak anamızın, yeryüzünü çiğneyen yaratıklar arasında yaptığı bu güç farklılıklarının ne kadar adaletsiz olduğunu düşündüm ve ona kızdım. Dev ikinci tekmesinde yanımızdaki kuleyi yerle bir etmişti. Bu kuleden ve diğerlerinden feryatlar yükseliyordu. Yıkılanların dibinde yumurtalarımız ve larvalarımız kaynıyordu. Kaçışmaya çalışan, bir tane yumurta ya da larva kurtarmaya çalışan kardeşlerimiz yuvasız kalacaktı. Ve bizlerin de aynı sonu yaşayacağımız apaçık ortadaydı.

Yıktığı kuleyi omuzlayıp hayvanının arkasına götüren devin ardından başka bir dev göründü. Hedefi bizim kulemizdi. Tam karşımızda duran devle göz göze gelmiştik berbat sonumuzu düşünmek yerine, sonumuzu hazırlayanın ağzından sarkan ve ucundan duman çıkan şey dikkatimi çekmişti. Ancak dev onu incelememe fırsat vermeden koca ayaklarıyla kulemize bir tekme vurmuştu. Bizi yuvamızdan koparan bu darbesi yere düşmemize sebep oldu.

O yükseklikten düşüp hala yaşadığımıza inanamıyorum. Diğerlerini göremiyordum ama ağlayışlarını duyabiliyordum. Toprak öyle yumuşak ve sıcaktı ki, onun üzerinde bir gün yaşamak için kulede geçmiş bir ömrü verebilirdim. Devin ikinci tekmesiyle kütürdeyerek yıkılan kule dibinde larvalar ve yumurtalar fırladı. Herkes bir larva kurtarmak mücadelesindeyken ben uzaklara kaçmaya başladım. Ardıma bakmadan koşabildiğim kadar koştum. Döndüğümde kule diplerinden fışkıran ve bize geleceğimizmiş gibi inandırılan larva tepelerinden çığlıklar yükseliyordu. Gelecek kulelerin dibinde yatıyormuş. Hah gülerim ben buna. Gelecek benim ayaklarım dibinde. Gelecek özgürlüğe uyanmış bir karıncanın ayakları dibinde artık…

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:26

Son üç aydır sabahın en erken saatlerinden, gece yarılarına kadar, efendim Eusebius’la Küçük Asya ve Doğu Ermenistan topraklarında yaptığımız bitki araştırmalarını toparlamaya çalışıyorduk. Beş yıl önce yola çıkarken, Konstantinopolis’e elimizde tamamlanmış bir elyazması ve bunun en az on kopyasıyla geri döneceğimizi kararlaştırmamıza rağmen gittiğimiz bereketli toprakların bizlere sunduğu çeşitlilik ve bu çeşitliğin eski bir hekim olan efendimin aklına soktuğu sarhoşluk yüzünden başarılı bir çalışma oluşturmayı başaramadık.

Efendimin büyük çalışma odası toprak, gezilerimizde ayıklayabildiğimiz tohum taneleri, efendimin hünerli ellerinden çıkmış bitki resimleri ve bu bitkilerin renkleri, kokuları veya boyutlarının not edildiği parşömenlerle doluydu. Bu karmaşa içinde uzun zamandır Kyzikos ve Amisos’da bulduğu adamotlarının eskizlerini arayan efendim bıkkınlık ve telaşla; “Parseğ bırakalım, yarın kaldığımız yerden devam ederiz. Hadi şimdi hiçbir yeri kurcalamadan bu odayı yarına kadar terk edelim” dedi. Başımı ‘evet’ anlamında sallayarak, peşinden çıktığım efendimin mahzene inen basamaklara yöneldiğini görünce passum’un tadını ya da tadına duyduğum bir gecelik hasreti damağımda hissetmiştim. Birazdan elinde, sonuna kadar doldurulmuş iki kâseyle yukarı çıkan Eusebius bir yandan da söyleniyordu; “Çok çalışmalıyız Parseğ, çok… Keşke zamanında daha fazla üstüne düşseymişiz yazıya geçme işleminin”.

Bir süre karşılıklı konuştuktan ve yarınki planımızı yaptıktan sonra yatmak için odalarımıza çekilecektik ki, avlu kapısından gelen seslerle bedenlerimiz kaskatı kesilmişti. İlk gürültünün ardından hızlı ve seri bir şekilde kapımız çalınmaya başlayınca, pürdikkat kabarttığımız kulaklarımızdan içimize dayanılmaz bir ürperme hissi aktı. Bırakalım buraya gece birilerinin uğramasını, gündüzleri bile hiç misafirimiz olmazdı. Zaten bu amaçla efendim köşkü buraya inşa ettirmişti. Hebdomon, Konstantinopolis’e yakın ancak sakinlerinin pek uğramayı düşünmeyeceği kadar uzak bir yerdi. Kimsenin işini göreceği bir şey yoktu. Daha önce bir papaz grubunun geldiğini görmüştüm ancak gecenin bu vakti kapımızı çalanların papazlar gibi hayırlı sebeplerden gelmiş olması olanaksızdı.

Efendim alelacele, kendine kılıç, bana da bir kama buldu ve beraberce alt kata, kapıya yöneldik. Bir yandan basamakları iniyor, bir yandan da efendimden talimatlar alıyordum. Şayet Macar ve Venedikli haraççılar geldiyse onları içeriye davet edecek biraz şarap verip boş bir anlarında işlerini bitirecektik. Elbette bunu elimizde titreyen silahlarımızla yapmayacaktık. Efendim Eusebius, baldıran otu dalları ve kırlangıç otu kökünden hazırladığı toz zehri sürekli yanında veya ulaşabileceği bir yerlerde saklardı.

Kapının önüne indiğimizde Eusebius tedirgin gözlerle bana baktı ve hala kapıyı çalan kişiye, “Kimsiniz?” diye seslendi. Bu andan sonra kapıyı tok ve ritmik seslerle çalan karşımızdaki de biz gibi sessizliğe büründü. Simetri ekseni kapı olan, bir ses arayan kulaklar yakınlaşması başlamıştı ki, korkuyla, korkulmayacak titreşimler duymaya çalışan kulaklarımızdan içeri tiz ve yüksek sesli bir tıklama girerek, efendimle beni bulunduğumuz yerden bir adım geriye zıplattı. Biraz önceki ritmi sadece daha ürpertici bir tiz oktavda çalan her neyse Eusebius’u kızdırmıştı. Bunun üzerine hızla ve sertçe kapıyı açtığında gördüğümüz manzara bizleri şok etmişti.

Tanrım beni bağışlasın ancak karşımızdaki, siyah bir harmani giymiş maymuna benziyordu. Boyu normal bir insanın yarısı kadar bile değildi. Ufak yüzüne tam bir tezat oluşturan iri elmacık kemikleri suratının yarısı ediyordu. Sol gözü yuvasından sökülmüş ve dağlanmış, sağ gözünün de iyi göremediği hareketlerinde anlaşılıyordu. Ancak esas şaşırtıcı olansa, kapının hızla açılmasıyla elindeki haçla kapıya vuran adamın yüzündeki iğrenç gülümsemeydi. Bu gülümseme, kalan tek gözünün zayıflığından geç idrak ettiği kapının açılışını fark etmesiyle son buldu. Bizi şaşkına çevirense bundan sonra oldu. Adam ya da her neyse bu şey, kendini efendim Eusebius’un ayakları dibine attı. Sağ elindeki haçı havaya kaldırmış, dudakları yeri öpen yabancının seri bir homurdanmayı andıran konuşmasından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Efendim hayretle yüzüme bakarken, çekinerek de olsa eğilerek adamı kaldırdım. Kapıyı ilk açtığımızda gördüğümüz hali pek merhamet gösterilesi biri olmadığını düşündürüyordu. Ayrıca gecenin bu vakti bizi epey de korkutmuştu. Ancak bundan kurtulmanın tek yolu cebine birkaç kuruş para sıkıştırmaktan geçtiği de, yere onursuzca kapaklanışından belliydi. Para kesemden çıkardığım yarım gümüşlüğü eline iliştirdiğimde, parayı bana uzatarak ve daha belirgin bir ses tonuyla, “Bağışlayın efendim, paranızı alamam. Ben buraya hekimi Efendim Theoliptos’un ricası üzerine çağırmaya geldim” dedi. Hekim diyerek kastettiği Eusebius’tu. Eusebius, “Efendin kim” diye sorunca, adam, “Aya Triada Manastırında papazlık ve kütüphanecilik yapan Theoliptos’tur” diyerek, kıyıyı işaret ederek devam etti; “Kayığımla sizi götürüp tekrar geri götürebilirim. Lütfen efendim, kardeşimizin canı çok acıyor, dişinin çekilmesi gerekli”.

Eusebius’un gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elbette bunun sebebi dişi çekilecek bir hasta bulması değil, hastanın Aya Triada manastırındaki değerli kütüphanenin sorumlularından oluşuydu.

  • * *

Nihayet kıyılarına ulaştığımız Halki adası bizleri, üzerinde çok az yabancı barındırmanın verdiği açlıkla içine çekiyordu. Küçük bir taş limandan tepedeki manastıra kadar dümdüz ilerleyen yol, ortalık çok karanlık olsa bile ağaçların, gökyüzünden akan karanlıktan daha koyu siluetleri sayesinde seçilebiliyordu. Önümüzde, kendisini izlediğimiz ve gözlerinden biri hiç olmayan ve diğer gözünün akıyla, bebeği ayırt edilemeyen bir adamı izliyoruz, taş limandan aldığımız meşalelerin ışığını yutmaya çalışan karanlığın içine yürüyoruz ve tepede bir akbaba yuvası gibi duran manastıra diş çekmeye gidiyoruz… Tüm bunlar delilikti ama efendim Eusebius’un böyle garip takıntıları ve merakı, şu yaptığımızı ona dünyanın en mantıklı işi gibi gösteriyordu. Henüz küçük bir çocukken onun yanına verildiğimden beri Aya Triada Manastırına olan sempatisini biliyordum. Ona göre buranın kütüphanesinde yüz farklı İncil ve eski Yunan ve Pers düşünürlerinin kaybolmuş, yok edilmiş eserleri burada saklanıyordu. Zaten bizleri bu maceranın içine atan da efendimin bu inancı olmuştu.

Kan ter içinde kapının önüne geldiğimizde kütüphanecinin çırağı görünen büyük kapı yerine arka taraftaki küçük kapıdan bizi içeri soktu. Girdiğimiz dar koridorun sonundan titreyen alevler görünüyor ve alevlerin bu titreyişine paralel alçalıp yükselen iniltiler duyuluyordu. Ancak bir zindana uzanan dehlizlere benzeyen koridordan çıktığımızda büyüleyici bir manzarayla karşı karşıya kalmıştık. Tavanı beş adam boyu yüksekliğinde olan devasa bir salonun içindeydik. Ancak esas şaşırtıcı olan tavana kadar uzanan raflar dolusu kitaptı. Sadece ciltlenmiş eserler değil parşömenler hatta papirüsler bile vardı. Ve bu koca salon gecenin kör vakti olmasına rağmen öyle aydınlatılmıştı ki, onlarca kandilin yaydığı yumuşak ve titrek parlaklık, Hebdomon’a gelen ve gelirken gecenin üzerimize işlediği soğuğu çözer gibiydi.

Efendim Eusebius’un gözleri salonun duvarlarını tamamen örten sıra sıra rafa kilitli kalmıştı. Başını çevirebiliyor, gözünü oynatabiliyor ama raflardaki büyünün etkisinden çıkamıyordu. Öyle ki salonun sonundaki masada önünde kocaman bir kitap duran adamın iniltilerini yeniden işitebilmek için bir süre geçmesi gerekmişti. Aniden kendine gelen Eusebius, inleyen adamın yanına koşarcasına geldi ve en son bir yıl önce haçlı şövalyelerinin başı olan Doçe Dandolo’nun mesane taşı ameliyatında kullandığı alet çantasını açtı. Yıllar boyu onun cerrahi operasyonlarına şahit olduğum için ben de hekim yarısı sayılırdım. Adamın küçük azı dişlerinden ikisi berbat durumdaydı. Ağrısını ilaçla kesemeyecek ve kalıcı bir çözüm yapamayacağımız için diş çekilmeliydi. Kütüphanecinin çırağından da yardım alarak, adamın ellerini ve ayaklarını oturduğu sandalyeye bağladık. Eusebius aletlerini hazırlarken ben de çırağa, efendisinin başını nasıl tutacağımızı anlatıyordum. Eusebius elindeki bıçağı adamın ağzına götürüp diş etini kazımaya başladığında bana keten tiftiği hazırlamamı söyledi. Bunu oyuk dişin içine sıkıştıracak ve çekerken parçalanmayı önleyecektik. Diş eti kazınan adamın çığlıkları manastırdaki diğer papazları kütüphaneye doldurmuştu. Diş eti tamamen kazınarak dişten ayrıldığında çürümüş kısımları hazırladığım keten tiftiğiyle dolduran Eusebius küçük forseps yardımıyla dişi dikkatlice çekti. Dişin özelliği ve haline bakarsak epey başarılı bir operasyondu. Küçük azı dişleri forsepsin tutamayacağı kadar ufak köklere sahip olduğundan çekilirken kemiği kırma ihtimali vardır. Neyse ki başımıza böyle bir şey gelmemiş işimiz kısa sürede bitirmiştik. Efendim yarı baygın yatan hastayı bana bırakarak yeniden raflara dönmüştü. Benim işim de ban otunu kökünü sulandırılmış sirkede bir süre bekletip, biraz tuz kattıktan sonra bitecekti. Daha sonra kütüphaneci bu ilacı yutmadan ağzında uzun uzun beklettiğinde hiçbir şeyi kalmayacak, diğer çürük dişleri de kurtulacaktı.

Efendimin kitaplara olan ilgisini gören papazlar rahatsızlıklarını, gözlerini ayırmadan Eusebius’a dikerek belli ediyordu. Bunun farkına varan Eusebius yarı baygın haldeki kütüphanecinin yanına gelerek, “Theoliptos kardeş, bizler artık gidelim. Sana yaptığımız ilacı bitene kadar günde iki defa kullanırsan hiçbir şeyin kalmaz” dedi. Bunun üzerine toparlanan adam, efendimi sevinçten çılgına çeviren ve salondaki diğer papazların duyamayacağı şu sözleri fısıldadı; “Hekim Eusebius, gecenin bir vakti buraya ricamı kırmayıp geldiniz. Size minnettarlığımı göstermek için tekrar davet etmek isterim. Dilerseniz Haftaya bugün sabahın ilk ışıklarıyla, çırağım sizi evinizden yine alır. Hem bir kontrol olur bu dişlerim için”.

  • * *

Kütüphaneci Theoliptos’un daveti üzerine, kütüphaneyi bir kez daha görecek olmanın verdiği heyecanla efendim Eusebius, büyük bir istekle kürek çekiyordu. Geçtiğimiz bir haftayı nasıl geçirdiğine şahit olduğum için heyecanını anlayabiliyordum. Öyle ki ne botanik çalışmalarına devam etmiş, ne de o geceden sonra çalışma odasına girmişti. Hafta boyu hangi eserlerin kütüphanede olabileceğini düşünerek geçirmişti. Halki’nin taş limanına, işte böyle bir yürek çarpıntısıyla ayak basmıştı Eusebius.

Tepedeki manastırın ardından yükselen güneş, geçtiğimiz gece geldiğimiz adanın ürpertici çehresini tamamen değiştirmişti. Ihlamur ve çam ağaçlarının yükseldiği ada, günün ilk ışıkları altında huzurlu bir rüyadaymış izlenimi veriyordu üzerindekilere. Manastırın uzaktan görünen devasa girişine ulaşma çabası özellikle de Eusebius’un ciğerlerinde seri solumalar olarak ortaya çıkıyordu. Avlusundaki dağınık yerleştirilmiş çiçek tarhlarını, gökyüzünü delen ıhlamur ağaçlarını ve süslü birkaç mezarı gece geldiğimizde görememiştik. Geçen gelişimizde olduğu gibi şimdi de büyük kapıdan değil, manastırdan tamamen ayrı gibi duran kütüphanenin kapısından içeriye girecektik. Theoliptos’un çırağı koca anahtarıyla kalın tahta kapıyı kütürdete kütürdete açtığında kütüphaneci tam karşımızda ve gülümseyerek karşımızda duruyordu. İlk anda Eusebius’un boynuna atılan adam dişini çekerek onu ağrılarından kurtaran efendime minnettarlığını süslü ve içinde “tanrı” kelimesinin defalarca geçtiği cümlelerle öder gibiydi. Bizleri içeri davet ettiğinde yani kokusu buraya kadar gelen deri ciltlerin rafları doldurduğu salonu gösterdiğinde, Eusebius’un içi ancak rahat edebilmişti. Efendim kitaplarla sunulacak bir teşekküre, tanrıdan ve onun yardımından daha fazla önemsiyordu. Galiba bu onun küçük günahlarından biriydi

Uzun uzun Theoliptos’un dişlerinden ve yine tanrıdan bahsettikten sonra konu nihayet diş ağrıları geçtikten sonra iyice gevezeleşen Theoliptos’un kıymetli meşgalesine gelmişti. Bu andan sonra sohbet öyle koyu bir hal almıştı ki, bu manastırın efendimin söylediği gibi gerçekten de insanlık tarihinin en büyük eserlerinin saklandığı bir yer olduğunu anlayabilmiştim. Beş adam boyu yüksekliği olan duvarlardan biri tamamen ilk İncillerden oluşuyordu. Bunlara dokunmamıza pek gönüllü yaklaşmayan kütüphaneci yakın zaman düşünürlerinin eserlerini incelememize izin vermişti. Moses Maimuni, İbn Rüşt hatta Origen, Philo, Plotinus ve Zeno’nun eserleri bunlar arasındaydı. Efendim Eusebius neredeyse ağlayacaktı. Bu durumu gören kütüphaneci ona kütüphaneyi daha yağlı ballı anlatmaya başlamıştı ki, tiz bir çocuk sesi hepimizi sıçrattı. Ses öyle derinden gelmişti ki, kulaklarımızda çınlarken ilerleyip geldiği uzun koridorların tahayyülünü yapabilmiştik. Adanın ve manastırın yabancısı olan efendim ve ben önce Theoliptos ve çırağıyla, sonra da birbirimizle göz göze gelmiştik. Efendim şaşkınlığın ve içimize yerleşen ürpertinin yutkunmaları eşliğinde bunun ne olabileceğini sormaya yeltenmişti ki, kütüphaneci çırağının ensesine okkalı bir şaplak yerleştirdi. Sonra da sanki biz yokmuşuz gibi daha önce hiç dikkatimizi çekmemiş olan taş zeminli odanın ortasındaki tahta kapağı güçlükle açarak düzensiz basamaklardan aşağı indi.

Efendim Eusebius yavaş adımlarla bu kapağa ve kapağın açıldığı basamaklara yönelmişti ki, biraz önce yediği tokadın sarhoşluğundan kurtulan çırak önüne geçti ve iğrenç gözlerini üzerimizden ayırmadan, bedenine yakışmayan bir kıvraklıkla kendini içeriye sokarak kapağı üzerine kapadı. Eusebius ve ben birbirimize bakarken metal bir tırkazın sertçe yuvasına giriş sesi duyuldu. Efendim yanıma yanaşarak kısık sesle “Manastırlara daha önce küçük çocukların kapatıldığını duymuştum ama onların yeraltındaki zindanlara kapatıldığını sanmıyordum. Sübyancı keşişler! Böyle şeylerin olmasına izin veren Tanrı’ya tahammül edemiyorum” dedi. Bunun üzerine biraz önce sadece bir kez haykıran ses yeniden duyuldu. Hem de ne bağırma… Ses ensemizden içeri işleyip ikimizi de titretmişti. Aralıksız bağıran sese birazdan sert tokat sesleri de eşlik etmeye başladı. Aşağıda her ne oluyorsa çığırından çıkmış olmalıydı çünkü tüm bu bilinmeze artık delicesine bağırıp çağıran, sapık kahkahalar atan çırağın sesi de karışmıştı. Duyduğumuz sesler ikimizin de kafasında aynı görüntüleri çiziyordu. Evet, Theliptos aşağıdaki çocuğu çılgınca dövüyor ve bundan zevk alan o meşum yaratık da kahkahalar atıyordu. Bir süre devam eden bu gürültüye çırağın yediği tokatlarda karışıyordu. O iğrenç kahkahaları yediği şamarların etkisiyle anlık olarak kesiliyor ancak onu susturmak yerine daha delirtiyordu.

Eusebius’un yanına sokularak “Efendim artık gidelim isterseniz” dedim. Girdiği şok ve ne yapacağını bilmez haliyle yüzüme bakmaya başlamıştı. Korkuyordum ve korkum bana utançtan daha çekilmez geliyordu. Eusebius’un aklını yerine getirmek istercesine “Hadi Efendim Eusebius, isterseniz şuradan birkaç İncil örneği alıp kaçalım, hadi!” bunları söylerken sesler kesilmiş ve bizim korkulu bekleyişimiz başlamıştı. O anın sessizliği kulaklarımızı yırtarken ve efendimle ben pürdikkat odanın ortasındaki kapağa yönelmişken arkamızdan, salonun girişinden gelen ve bir ok gibi bedenimize saplanarak bizleri korkudan bembeyaz eden bir ses geldi. Döndüğümüzde yıkanmış, ıslak ellerinin eklem yerlerine kan toplanmış Theliptos’u karşımız da bulunca beynimin başımı parçalayarak dışarı çıkacağını sandım. Adam bizleri sakinleştirmek istercesine, “İçine şeytanın girdiği bir çocuk, ailesi bizden yardım istedi ve onu aşağıya zindanlarımıza kapattık. Bu tatsız durum için özür dilerim” dedi ve devam etti; “Eusebius size incilin ilk kopyalarından vereceğim affınıza sığınmak için. Gerçekten çok üzgünüm. Tanrı bazı çocuklarımızın tıynetine iblisi sokuyor. Hem ona hem bize ders olsun diye. Mütecaviz bir şeytan yavrumuzun içine giren. Affedin.”

Adam sözünü bitirdiği anda salonun ortasındaki kapağın sürgüsü tıkırdadı. Bunun üzerine kütüphanecinin gözleri yuvalarına zor sığar olmuştu. Kulaklarından girip, gözlerinden fırlayan endişe olan ses, şimdi de ayaklarını harekete geçirmişti. Kapak açılmasın diye üzerine çıkan adam, yaptığı hareketi kaygıyla izah etmeye çalışıyordu; “Çıkarsa bize saldırır.”

Bizdeki sessizliği efendim bozmuştu. Tehditkar bir tonla, “Hemen o kapağın üstünden in seni pis sübyancı!” diye seslendi kapak üzerinde duran adama. Kütüphanecinin cevabı endişesini bastırmayı bilen bir sakinlikle geldi; “Kardeşim sandığın gibi değil. Şimdi lütfen gidin buradan size beş tane İncil aslı ve her hafta bir kopyasını gönderirim. İnanın bildiğiniz gibi değil”

İşte bu anda Eusebius hiç ummadığım bir hareket yaptı. Yanında durduğu raflarından birinden kaptığı parşömeni adamın kafasına indirdi. Tirşenin sarılı olduğu gül ağacı ve tokmağa benzer başları adamın kafasında onlarca kere patladı. Nihayet Efendim sakinleşince ve ben sindiğim köşeden çıktığımda kütüphanecinin sağ şakağı ve sağ göz yuvasının tamamen göçtüğünü ve paramparça olmuş kemik parçalarının beyine saplandığını görebildim. Öyle kötü bir koku ortaya çıkmıştı ki, cesedin yanı başındaki efendim aralıksız kusuyordu.

Kütüphanecinin sol bacağının üstünde olduğu kapaktan gelen tıkırtılar üzerine efendim bacağı kaldırmamı işaret etti. O da kapağı kaldırmak için doğruldu. Sürüklediğim adamın ardından açılan kapaktan hayatımda görmediğim ve görecek olduğumu sanmadığım bir şey çıktı. Bu derisi tamamen yüzülmüş bir kız çocuğuydu. Akıttığı kana ve hala hayatta olduğuna bakılırsa çok da önce olmuş bir şey değildi. Salona çıktı ve bize göz ucuyla baktıktan sonra yere yığıldı. Hemen yanına gelen efendim onun için bir şeyler yapmaya çabalasa da yararsızdı. Kız ölmüştü.

Eusebius ve ben tüm bu olanları idrak etmeye çalışsak da başarılı olamıyorduk. Her şey bir kâbus gibiydi. Tam kendimi bunların bir rüya olduğuna inandırmaya çabalıyordum ki bunun sağlamasını yapmak için gelmiş gibi görünen çırak açık kapaktan usulca yukarıya çıktı. Kütüphanecinin kafasını parçaladığı papirüsü eline alan Eusebius, çırağa doğru yönelmişti ki, çırak elini kaldırarak ve biraz önce yediği dayak yüzünden içindeki dişlerden boşalan ağzını açtı ve zorlukla konuştu. “Efendim gelin… Çocuklar aşağıda efendim. Ben yapmadım.”

Eusebius ve ben pek güvenmesek de çırağı takip ettik. İçine girdiğimiz karanlık delikte el yordamıyla ilerlerken çok ileride kandillerin titreyen ışıklarıyla aydınlanan bir yere açılan bir kapı gördük. Bir yandan koşarcasına oraya ulaşmaya çabalıyor bir yandan da, çırağın zırvalıklarını dinliyorduk. “Ben masumum efendim, ben yapmadım. Her şeyi kütüphaneci efendim yaptı. O kötü biri. Kendine Kutsal Baba’mızı değil İblis’i Tanrı yapmış”

Nihayet dehlizin sonuna geldiğimizde bizleri berbat bir kan ve leş kokusu karşıladı. Dehlizin açıldığı yerse pis kokunun aklımızda büyüttüğünden çok daha fazlasını barındırıyordu. Bir mağara içindeydik ve bu mağara zindanlarla doluydu. Raflar kavanozlarla doluydu ve bu kavanozlarda toprak ve kan vardı. Ancak en kötüsü bunlar değildi. İçeri girene yaşıyor olmayı tiksindiren şeylerdi bunlar. Bu yüzden tepkilerimiz insancıl olmuyordu.

Ayaklarından asılarak sarkıtılmış ve derisi yüzülerek göğsü paramparça edilerek neredeyse kalbi sarkan dört küçük kız cesedi altlarındaki koca kazanı kanla dolduruyordu. Çocukların çenelerinden geçirdiği ipi ayaklarına bağlayarak gerdirdiğinden cesetlerde hiç kan kalmamıştı. Efendim ardımızdaki duvarı bana gösterdiğinde tüm bu sapıklığın sebebi karşımızda duruyordu. Gerilmiş ve belki de onlarca çocuğun derisinden yapılmış bir perdede Pers dilinde bir şeyler yazıyordu. Çırak yine konuşmaya başladı, “Kütüphaneci İblis tanrısına kurban ettiği çocuklardan sanat yaptığını söylüyordu. Bu yüzden onu sağ kolu yapacakmış. Ben yapmadım hepsini o yaptı, yazısını bile kanla yaptı. Ben yapmadım efendilerim.”

Eusebius çok iyi bildiği Pers dilinde insan derisinden yapılmış perdede yazanları okumaya başladığında mağarada soğuk rüzgârlar esti;

Bakirelerin pak kanıyla yıkanan Ahriman;
Ahura Mazda’nın üç bin yılı geçince
Ve yer kürenin merkezi olan bu şehrin
Dehlizlerinde yeniden doğunca temsilcin insan,
Yiten canların, akan kanların ve bütün feryadın
Anlaşılacaktır, olduğu senin serin yastığın.

Bin yılın kaldı, sıcak kanla sulanacak!
Ve kuzgunların, gözleri bu dünyaya kapanıp
Sana açılmış ölü bakirelerine kanat çırpacak.
Bin yılı kaldı inmesine gökyüzünün
Bin yıl sonra bitecek esareti kötünün.

Bütün Arkonlar toplanacak o zaman
Kutsal şehrin gizli dehlizlerinde,
İşte o vakit duracak akan kan
Ve biliyoruz ki vericidir uyanan.

O zaman helal olsun akan kan!

Bakirelerin bizi dinliyor Hamuşa’dan
Onlar için merhamet et
Çünkü onlardır seni yaşatan…

Eusebius beni kolumdan tutarak koşa koşa kütüphanenin salonuna, oradan da geldiğimiz küçük tekneye kadar bayır aşağı koşturdu. Ardımızda bıraktığımız adadan tekrar gelmemek üzere ayrıldık. Bir yandan küreklere asılan adam, bir yandan da “Bu ülkeyi terk etmeliyiz” diye bağırıyordu.

aferim0

Keşif

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:25

Güneş, denize açılmak için haftalardan beri bekleyen kadırganın selametle yola çıkacak oluşunu müjdeler gibi Kartaca’ya göz kırpıyordu. Kaptan Carus dâhil herkes alt destekler dediğimiz güçlü halatları turnikeler yardımıyla pruvadan kıça germekle meşguldü. Bense turnikelerle oluşturulan bu yapay gerilimin kuvvetini ölçüyordum. Uzun zamandır beklediğimiz açık hava, yıldızlar ve ayla yarışan bulutların sabaha karşı dağılmasıyla yolculuğa çıkacak olmamız hepimizi fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Çünkü bu takım en son imparator Tiberius’un emriyle Phocaea’ya tam iki yıl önce sefere çıkmıştı. Elbette denize çıkıldı, kürek çekildi. Fakat bu sefer ki yola çıkışımız her zamanki devriye turları değildi. Bu kez Calpe şehrini geçerek büyük denize açılacaktık.

170 kürekçi, 14 deniz eri, 12 yelken görevlisi ve 5 subaydan oluşan mürettebat, ben gibi subayların ve yelken görevlilerinin çıraklarıyla birlikte 215’i buluyordu. Irkları birbirine uysa dinleri uymayan bu kalabalığın tek ortak noktası imparatorun emriyle yeni topraklar bulup, imparatorluğun sınırlarını, savaşların yanı sıra kolonileşmekle de genişletmek dışında başka bir şey değildi. Perslileri, Ermenileri, Etiyopyalıları, Mısırlıları, Yunanları, Gotları, Keltleri ve Asya kökenli bazı ırkları içinde barındıran mürettebatın dinleri de en az milletleri kadar çeşitliydi. Pagan, Zerdüşt, Yahudi ve Şamanlar bu kalabalığın dinlere mensup kısmı olsa da, yaşamak için dine ihtiyacı olmayanları geçemezlerdi. Tüm bu çeşitliliğe rağmen kadırgada çıkan kavgaların tek bir nedeni olurdu; kürek katlarındaki anlaşmazlık. Bu yüzden çıkan kavgalarda bir Perslinin başka Persliyi, ya da bir Yunanlının başka yunanlıyı öldürdüğü görülmemiş olay değildi. Kürekçilerin silah taşıması yasak olmasına rağmen 170 kişi arasındaki asayişi tam anlamıyla sağlamak pek mümkün olmuyordu. Zaten kavgalar birçok kez kanla ıslanan soğuk metalin insan etinde titreşmesinden değil, güçlü kollar arasında boğazlananların, öküzlerinkini andıran böğürmeleriyle son buluyordu. Tüm fiziksel gelişimini kürekler sayesinde omuzlarında, göğüslerinde ve kollarında ilerleten forsaların bunu yaparken pek zorluk çekmeyeceğini söylemeye sanırım gerek yok.

Kaptan Carus subayların en yetkilisi ve en yaşlısıydı. Ancak o da yıllarca kürek çektiği ve söylediğine göre bir Nordik olduğu için kendisinden 20, hatta 30 yaş daha genç olan bizlerle güreşe bile girebilirdi. Kaptan olmasına, emrinde 200’den fazla adamı olmasına rağmen, bir türlü yerinde durmaz çekilen halatlara, ağır yelken katlamalarına koşar dururdu. Kızıl saç ve sakallarıyla neredeyse aynı renkte olan toparlak yüzünde tanrılarınkine benzer huşu ve vakarı aynı anda hissettirebilen bu adam Roma donanmasının en iyi kaptanlarındandı. Denizci olmasına rağmen kendisine teklif edilen savaş bakanlığı teklifini, denizden uzaklaşacağını düşünerek kabul etmemişti. Tüm mürettebatın saygısını kazanmış bu adam hakkında kimsenin kötü bir şeyler söylediğini duymamıştım. Zaten içkiyi fazla kaçırınca Araplara ve Perslilere küfür etmek dışında bir aşırılığı da yoktu.

Ancak herkes subay Carus kadar sevilmezdi. Kürekçilerden sorumlu iki subay olan; Pertinax ve Hürmüz birçok kere suikast girişimlerinden silah kullanmaktaki yetenekleriyle kurtulmuştu. Kendilerine arkadan bir kargı ya da palayla öldürmek için yaklaşıp başarısız olan adamlara cezalarını ölüm yerine kafalarını lombar dışına sıkıştırıp birkaç gün aç susuz bırakarak vermesine rağmen, bu adamları kürekçilerden kimse sevmezdi. Kötülüklerinden veya bir zorbalıklarından değil elbette. İstekleri, dertleri bitmeyen kürekçilerin başında olmak talihsizlikleri belki de. Bu görev dokuz yıl önce bana da teklif edilmişti, fakat duyduğum ilk anda geri çevirmiştim. Bir müddet terfi haklarım donduruldu bu yüzden, ancak işin teknik kısmında olduğum için rütbeler pek ilgilendirmiyordu beni.
Ben ve diğer subay Vitellius daha teknik konular için gemide bulunuyorduk. Vitellius bir dil bilimci ve bir gezgindi. Ekibe bu görev için katılmış ve seferimiz sırasında karşılaşabileceğimiz yeni insanlar, hayvanlar hatta otlar hakkında bile kayıt tutmakla görevliydi. Ben de bu ve diğer triremelerin mühendisi, mürettebatın doktoru, yelken ve küreklerin bakımını, en verimli çalışma hesaplarını yapan subaydım. Diğerleri gibi kürekçilerle çok fazla işim olmadığı için onların bana bir sempati veya düşmanlık beslediğin sanmıyorum. Ancak deniz erleri ve yelken ekibi içinde sevildiğimi söyleyebilirim. Kaptan Carus’la en uzun zamandır çalışan ve gemiyi tasarlayan ben olduğum için ekipte özel bir yerim olduğunu biliyorum. Bunun için alçakgönüllülük yapacak değilim. Hatta kibirli bile denebilirim. Ama donanmanın tasarladığım triremelerin hız, dayanıklılık ve önündeki mahmuzu sayesinde kazandığı savaşları göz önünde bulundurursak, haklı bir gururdan ortaya çıkan kibirliliği hak etmiyor da sayılmazdım.

Yolculuğa çıkmak için her şey hazırdı. Tüm kürekler, yedeklerine kadar bakımdan geçirilmiş, çift dümenin orantısı sağlanmış, şıkka baştan sona yenilenmiş ve her hangi bir fırtına durumunda kaybolma olasılığı üzerine çipolu demir çapalar da ikilenmişti. Güvertedeki silah odası, işinin ehli ustalar tarafından yapılan kılıç, kargı, pala, mızraklarla doldurulmuştu. En sağlıklı dişbudak ağaçları ve en kaliteli çeliklerinden yapılan bu silahları pek becerikli olmayan kürekçiler kullanacaktı. Her ne kadar gemi içinde silah taşımak yasak olsa da savaş durumunda, yalnızca beş subayın ve birkaç deniz erinin girmesi serbest olan bu odadan silah dağıtımı yapılıyordu. Elbette bu sadece karaya çıkarmalar için gerekliydi. Deniz savaşlarında kürekleri çeken güçlü omuzların öldürücülüğünü arttırdığı mahmuz ve tüm deniz erlerinin en az iki yıl dersini aldığı oklar ve mızraklar kullanılırdı.

Peksimetler, kurutulmuş domuz, sığır ve balık etleri, henüz taze olan sosis ve salamlar, incir, kayısı, portakal marmelâtları, balık sosları ve çeşitli şaraplarla yarıya yakını dolan erzak depomuzu Calpe şehrinden alacaklarımızla tamamlayıp büyük deniz için yiyecek hazırlıklarımızı tamamlayacaktık. Gerçi bu haliyle bile 6 ay aralıksız erzak sıkıntısı çekmezdik, ancak kaptan Carus, yiyecek ambarını doldurmadan büyük denize çıkmanın çok büyük tehlike olduğunu söylüyordu. Aslında yemekten daha önemli olan sorun su olacaktı. Roma’dan gelen birkaç coğrafyacının bizlere verdiği ve doğruluğundan şüphe ettiğim haritalara bakılırsa suyun olabileceği onlarca ada vardı. Fakat bu haritalar doğru olsa bile sadece boğazın çıkışındaki suları gösteriyordu. Sınır oluşturan kısmın bilinmeyen tarafı, yani bu palavracıların bile atıp tutmakta çekindiği sularla Calpe şehri arası 10 günlük deniz yolculuğuydu.

Bizimle aynı amaç için Galya’dan yola çıkan triremeler önce Kalay Adaları'na sonra da Kehribar kıyılarına uğrayıp, sularının ve topraklarının rengi siyah olan yerlere gidecekler. Bizlerse batıyla, güneybatı yönlerinde serbestçe ilerleyecektik. Her iki gemide de çok büyük hazineler saklıydı. Bundan sadece subayların ve deniz erlerinin haberi vardı. Sancak ve iskele kürekçilerini ikiye bölen ambarın içinde sintinesinden ambar kapağına kadar altın ve gümüşün dolu olduğu kürekçiler arasında söylenti olarak bile çıksa bir isyan çıkar ve rütbe sahibi tüm mürettebat kılıçtan geçirilirdi.

Geniş ambarların yemek, değerli süs eşyaları, altın ve gümüşten arta kalan yerleri ise bomboştu. Ve bu seyir için çok sakıncalı bir durumdu. Çünkü her biri ayrı bölmelerde ve duvarlarla ayrılmıştı. Özellikle gideceğimiz yerlere hediye olarak götüreceğimiz altınların, kürekçilerin görmemesi için en kıçta, sadece kaptan Carus’un kamarasından girilebilecek yerde saklanması çok büyük tehlikeler doğurabilirdi. Gemi basit bir fırtınada küreklerin, yelkenlerin ve manevraların geçiştirici hareketlerine anlamsız ve hesap edilmeyen bir tepki vererek alabora olabilirdi. Ayrıca bu halde 170 kürekçinin çektiği bir gemiye en uygun yelken seyrini, yani rüzgârı iğneden alarak ilerlemekten vazgeçmemiz gerekecekti. Çünkü kıç altınlar yüzünden ağırlaşacak ve akıntının yönüyle alakalı olarak daha hafif olan pruvamızı geniş çaplı daireler çizerek yalpalamasına sebep olacaktı. Ve pupamızdan aldığımız rüzgar bizi matafyonundan kurtulmuş bir yelken gibi sarsacaktı. Hızımızın zaten açılacağımız denizin tehlikelerinden korunmak için düşük olacağını ve sorunlu ağırlık dağılımı yüzünden çok daha alt seviyelere indireceğimizi düşününce Perslerin ağır ticaret gemilerinden pek bir farkımız kalmayacağını endişeyle gözlerim önüne getiriyordum. Ne de olsa bu benim tasarımım olan bir gemiydi ve onun performansını değerlendirmekte bana düşerdi.

Nihayet Carus demirin vira edilmesi emrini vermiş ve apiko pozisyonundaki demir deniz dibiyle tüm bağını kesmişti. Yıllardır denizdeyim, yıllar boyunca binlerce kez bu şekilde yola koyuldum ama her yenisinde, demirin salpa olmasıyla zayıf gıcırtılar yayan direklerin kükremeye başlaması, hafif titreşimler yayan güverte kaplama tahtalarının bir depremdekine benzer ayağımı yerden kesişi yaşadığımı hissettiriyor ve yaşamayı sevdiriyordu. O anda damarlarımda dolaşan kanı, kanı pompalayan kalbi ve bedenimin dört bir yanından başımın içine hücum edip “bu anı yaşamalısın” diye nasihatlar veren duyguları hissediyordum. Karadayken gittiğim pazarlardaki insanlara, tanıştığım kara lejyonerlerine hatta yattığım fahişelere acıyarak bakıyorum. Çünkü bu anı hiç yaşayamadılar. Denize çıkmaktan bahsetmiyorum, 170 küreğine rağmen 3 direkli olan bu kadırgayı kastediyorum.

Küreklere henüz emir vermeden önce bordaya sarkıtılan çırakların deve derisiyle kaplanmış kürek ıskarmozlarını yağlama işlemini bitirmesi bekleniyordu. Kürekçilerin sürekli tacizine maruz kalan bu çocuklar birçok deliğe yağ sürmezdi. Bunun yerine bordamızı yağlar, parlatırlardı.

Sonunda her şey bitmiş ve “al sancak” emriyle kadırga hizaya sokulmuştu. Serdümenlere sancak alabanda konumundaki dümeni düzeltmelerini bağırdığımda, kürekçilerin başındaki subay Hürmüz de iki yandaki kürekçileri harekete geçirdi. Rüzgârın ters esmesine rağmen kürek gücümüzle limandan rahatça çıktık. Daha önce hiç olmadığım kadar heyecanlıydım. Çünkü Calpe şehrinin ötesi sadece şarabı fazla kaçırmış insanların ve delilerin gitmek isteyeceği bir yerdi. Öyle ki bu çılgınlığı düşündükçe uyuyamıyor, kadırgamızın fırtınaların ve efsanelerdeki dev dalgaların karşısında yapabilecekleri ve yapabileceklerimiz hakkında hesaplarla kafa patlatıyordum.

  • * *

Kartaca’dan yola çıkalı tam 35, Calpe şehrinden geçeli 29 gün olmuştu. Sonu yokmuş gibi görünen denizde, haritalarımızda resmedilmiş adalardan sadece ikisine rastlayabildik. Su bulmak için yolculuğa ara verdiğimiz bu adalarda beş gün kaybetmiştik. Neyse ki su ihtiyacımızı, bize yirmi gün daha yetecek kadar karşılamıştık. Bu iki ada dışında pek çok kara parçası gördük, ancak neredeyse tamamen kayadan oluşan bu adacıklarda su bulmak imkânsız olacağından çıkarma yapmayı uygun bulmadık.

Şimdiye kadar olan yolculuğumuzda, mürettebattan iki kişi kaybetmiştik. Bunlardan birisi kürekçiler arasında çıkan bir kavgada öldürülmüştü. Kaptan Carus cinayet işleyenin ortaya çıkarılmaması durumunda bütün kürekçilere bir ay boyunca sadece peksimet verileceğini söylese de, suçlu hala ortada yoktu. Bunun dışında bir yelken görevlisi mayistra yelkenine camadan vururken, dikkatsizliği yüzünden, aniden sertleşen rüzgârın sereni başına hızla çarpmasıyla oracıkta can vermişti.

Son günlerde kürekçilerin yattığı o berbat yerde ortaya çıkan böcekler hem kürekçileri güçten düşürüyor, hem de çok iyi seyreden geminin hızını azaltıyordu. Bu böceğin nerden gelmiş olabileceği konusunda bir fikrim yoktu, ancak daha böcek ısırması şikâyetinde görmediğim türden yaralardı. Bir iğne ya da dişin açtığı küçücük bir iz, derinin altında bir karış morarma ve bu bölgelerde istemsiz kas hareketlerine sebep oluyordu. İşin kötüsü adamların hareket ettiremediği bedenleri bilinçsiz kasılmalar yüzünden şekilden şekle giriyor, haykırışları güverteye kadar geliyordu. Birisi bu çırpınmalarda şakak kemiğini, üst üste duran ranzaları destekleyen payandalara çarpmış ve sağır olmuştu. Bu durum davul eşliğinde kürek çeken bir forsanın artık işe yaramayacağı anlamına geliyordu. Başka bir kürekçi de karnından iki kez ısırılmış olduğu için sürekli kusuyordu. Böyle devam ederse birkaç güne kadar ölebilirdi. Büyük ihtimalle sokan böceğin zehri yüzünden bu hale gelen hastalar için cerrahi hiçbir girişim yapamıyordum. Elimden sadece ban ve adamotu köklerini neftyağıyla karıştırıp yaralara sürmek geliyordu. Bu da sadece acılarını hafifletiyor, iyileştirici hiçbir etki göstermiyordu.

Calpe’den aldığımız erzak ve çeşitli yüklerle iyice hantallaşan kadırga, üzerinde seyrettiğimiz deniz sakinken bir kaplumbağayı, fırtınalıyken kudurmuş bir köpeği andırıyordu. Bu istikrarsız seyir durumu gemiyi fazlasıyla yorsa da, mürettebatın güvenliğinden kuşkum yoktu. Böceklerin yol açtığı hastalığı ve ambarların dengesiz dolduruluşundan kaynaklanan seyir halimiz dışında her şey çok iyi gidiyordu. 200 kişilik mürettebatı olan bir gemide de bu denli sorunların ortaya çıkması gayet doğal karşılanması gereken şeylerdi.

  • * *

Yolculuğumuzun 47. gününde nihayet bir kara parçası görebildik. Henüz çok uzakta olan bu yeri, gökyüzüne saçtığı siyah dumanlar sayesinde fark edebildik. Aramızdaki mesafeden ve bizim fark edilmemizi sağlayacak dumanlarımız olmadığından, orada yaşaması muhtemel insanların kadırgayı görmesi imkânsızdı. Kadırgayı kıyıya yaklaştırmak oldukça riskli olacağından büyük filikalardan ikisi hemen hazırlandı. Subaylardan ben, Vitellius ve Pertinax’da karaya çıkacaklar arasına katıldık. Bizlerden başka 10 deniz eri ve 30 kürekçi filikalara dolmuştu. Silah kamarasından sağlanan kargılar ve iri mızraklar kürekçileri bu halleriyle acemi Etruria muhafızlarına benziyordu. Neyse ki ellerine tutuşturulan ve çarpışma anında sahibine sağlam bir savunma vaat etmeyen ahşap kalkanları tutmayı bile beceremeyen bu adamlar için endişelenecek bir durum yoktu. Ne bir sınır karakolunu savunuyor, ne de açık savaşa gidiyorduk. Burada bulunuşumuzun tek sebebi imparator namına keşiflerde bulunmaktı.

Filikalara geçmeden önce kaptan Carus beni yanına çağırdı ve kamaranın tam ortasında duran orta boy sandığı altınla doldurmakta olan Hürmüz’e yardım etmemi ve bu sandığı güvenle kıyıya çıkarmamı söyledi. Ben de hemen aşağı inerek kendi filikama 10 deniz eri ve seçilen 30 kürekçiden diğerlerine oranla daha az belalı olanları aldım. Böylece sandığın güvenliğini kısmen de olsa sağlayabilmiştim.

Diğer filikanın başındaki Pertinax’la işaretleşip kürekçilerime verdiğim emirle tekneyi karşımızdaki kara parçasına sürmeye başladım. Pertinax’ın filikası benden sonra yola koyulmasına rağmen kürekçilerinin benimkilerden daha kuvvetli ve tecrübeli olması yüzünden daha şimdiden aramızdaki fark epey açılmıştı.

Karaya yaklaştıkça bunun sandığımız gibi bir anakara değil, büyük bir ada olduğunun farkına vardık. Ancak okyanusun ortasında bir başına kalmış görünmüyordu. Hemen ardında onlarca irili ufaklı ada, yoğun bir pus duvarının ardından görünebiliyordu.

Bazen sancak tarafına dönüşlerde takılan dümen kanadının sürtündüğü bordayı, kendi palamla elimden geldiğince yontmak için eğilmiştim ki, filikanın kontrolünü bıraktığım Vitellius’un çığlığı üzerine belden aşağımı sarkıttığım küpeşteden ani bir hareketle doğruldum. Henüz dönüp Vitellius’a bakamadan, önümüzde seyreden filikadan yükselen gürültüler kulağıma gelmişti. Döndüğümde emrimdeki 18 kişinin tepkisizce subay Pertinax’ın filikasına baktığını gördüm. Başımı çevirdiğimde gördüğüm manzara karşısında atışları hızlanan kalbimin pompaladığı kan şakaklarıma sıçramıştı. Pertinax’ın başı bedeninden, kana susamış kürekçiler tarafından ayrılmıştı. Bedeni kontrolsüz kasılmalarla çırpınmaya devam eden Pertinax’ı denize atan kürekçiler hain gözlerini şimdi de bize dikmişlerdi.

Aramızda 20 kulaç yoktu. Kaçmayı aklımdan bile geçiremezdim, çünkü hem sayıca, hem de kuvvetçe bizden üstünlerdi. Zaten bunu göze almayacağımı tahmin eden kürekçiler, emrim altındakilere sesleniyorlardı. Vitellius’u ve beni öldürmelerini, aksi takdirde kendilerinin gelip hepimizi öldüreceklerini söylüyorlardı. Ancak benim filikamda yalnızca 7 tane kürekçi vardı. Gerisi deniz eri olduğu için, kariyerlerini mahvedebilecek bu teklifi kabul etmeleri olanaksızdı. Emrimdeki kürekçiler de sayılarının azlığı nedeniyle buna cesaret edemezdi.

Bu çıkmazı gören isyancılar küreklere geçerek, teknelerini bize yaklaştırmak için çabaladılar. Sancak tarafından gelen isyancılara savunmayı mızraklar ve kargılarla yapacaktık. Saplarını sintineye dayadığımız mızrakları sancak yönüne çevirdik. 10 mızrak havada dikili beklerken, kalanlarımız kargı ve kılıçlarla gelenleri karşılayacaktık. Bu arada işaret borusu acil durumu kadırgaya ulaştırmış olacağından dişimizi biraz sıkmamız yeterli olacaktı. Fakat bu küçük çarpışmanın kansız atlatılacağı anlamına gelmiyordu.

Sintinesi kana bulanmış filika artık fırlatılan kargının ıska geçmesinin mümkün olmadığı mesafedeydi. Kargıların fırlatılması emrini verdikten sonra, hafif bir serinlik taşıyan rüzgâr ve fışkırmayı bekleyen kanı tutan bedenler yırtıldı. En az yedi isyancıyı yere indiren bu ataktan sonra, kılıçlar ve palalar kınlarından çıkartılarak savunmaya geçtik. Hepimiz elimizdeki silahlarla canlarımızı alacak veya canlarını alacağımız insanların gözlerine bakıyorduk. Çatışmaya ramak kala uzaklardan yavaş yavaş gelen ve gelirken giderek büyüyen bir ses duyulmaya başladı. Hiçbir anlam veremediğimiz ses, milyonlarca domuzun bir araya gelerek ancak çıkartabilecekleri güçte ve rahatsız edicilikteydi. Sesin her geçen an daha güçlenmesi hepimizin yüzüne artan bir şaşkınlık ve korku ifadesi çiziyordu. Başlarımızı sesin geldiği yöne, yani adanın kuzey kıyılarına çevirdiğimizde, birden ortaya çıkan bir cisim hepimizin kanını dondurmuştu. Bizim filikalarımızdan bile daha küçük olan bir tekneyi andırıyordu, olağanüstü bir hızla uzağımızda kalan kadırgaya doğru ilerleyen cisim. Ancak bunun gibi bir hıza, hem de görünürde bir kürek ya da yelken sistemi olmayan ve bu denli küçük boyutlu hangi deniz aracı ulaşabilirdi ki?

Hepimiz (ki buna isyancılar da dâhil) öylece kalakalmıştık. Ancak ortalık henüz sakinleşmemişti. Tekne ya da her ne ise kadırgamızın önünde durmuştu. Biz hala neler olduğunu anlamaya çalışırken, kadırgamızdan bu küçük tekneye oklar, mızraklar atıldığını gördük. Teknenin kadırgamıza cevabı denizin yüzeyini, bulutlu olan havayı ve yüzlerimizi alev rengine boyamıştı. Ne olduğunu bilmediğimiz cisim iki tane ateş topunu kadırgamızın omurgasına atarak gemiyi ikiye ayırmıştı. Güneşten parçalarmışçasına yanan ateş topları kadırganın yanmasına bile izin vermeden, denizin dibine göndermişti. Kurtulanların çığlıkları kulağımızı yırtarken bilinmeyen cisim yeniden harekete geçmiş ve bu seferde bir su değirmeninin çarklarının dönerken çıkardığı sese benzer sesler çıkarmaya başlamıştı. Fakat öyle seri çalışıyordu ki, değirmeni bu denli hızlı döndürecek debi hiçbir nehirde bulunmazdı. Uzun bir süre deniz yüzeyini yavaşça süzülerek bu sesi çıkaran cisim sustuğunda ortalık ürkütücü şekilde sessizleşmişti. Ne tekne benzeri cismin garip sesleri, ne de mürettebattan denize atlayarak kurtulanların bağırışları duyuluyordu.

Bir müddet daha denizde süzülerek dolaşan tekne, sonunda yüreğimizi ağzımıza getiren hamlesini yaptı ve o dayanılmaz sesiyle ve akıl almaz hızıyla anında yanımıza kadar gelebildi. Tekne benzeri şeyle yüz yüzeyken adamlarıma, ellerindeki silahları bırakmalarını titreyen bir ses tonuyla fısıldadım. Yeniden başlayan sessizliği yere veya denize atılan mızrakların sesi bozduğu sırada, güverte denilebilecek bir yerden hafifçe açılan kapaktan bir insan çıktı. Göz göze geldiğimizde elindeki kargıyı en son bırakan ben oldum. Bunun üzerine elinde tuttuğu siyah bir kutuya doğru seslendi ve kapağı kapattı.

Korkuyla beklerken uzaklardan başka bir aracın sesi kulaklarımıza geldi. Daha pes sesi olan araç ortaya çıktığında boyutlarının da diğerinden daha büyük olduğunu gördük. Büyük tekne filikalara kadar sokuldu ve denize dik pozisyondaki kapağını açtı. İçeriden çıkan iki adam anlamadığımız dillerde bağırarak bizlere içeriyi gösterdi. Adamlar sanki önlerini görmemek için gözlerine siyah renkli cisimler takmışlardı. Hayatımda görmüş olduğum en iyi işçilikle hazırlanmış çizmeleri, bellerinde sopaları ve omuzlarına astıkları abanoza benzer bir başka cisim vardı. Mat ve oldukça ilginç şekilli bu nesnenin uç tarafı sürekli bizlere çevriliydi.

İsyancıların filikasından başlayarak açılan kapaktan içeriye teker teker ve üstlerimiz aranarak alınmaya başladık. Nihayet hepimiz içeriye doluştuğumuzda kapak kapandı ve o dayanılmaz ses yeniden kulaklarımızdaydı. Aracın harekete geçmesiyle hepimiz yere yığılıverdik. Hiç ışık olmadığından birbirimize çarpıyor ve birbirimize zarar veriyorduk. Çok geçmeden araç durmuş ve bizleri kendi idrar ve kusmuklarımızla içeriye kapayan kapak açılmıştı. Uzun ve karanlık bir koridora açılan kapaktan çıktığımızda asker gibi aynı tipte giyinen bu adamlar bizi bir odaya sokup, kapıyı yeniden üzerimize kapadılar. İçine girerek getirildiğimiz araçta ezilerek ölen iki kürekçi dışında hepimiz buradaydık.

Bir müddet sonra tavandan yere dik olarak fırlayan borulardan beyaz bir gaz sadece bir kez fışkırdı. Ne olup bittiğini anlamaya fırsat bulamadan hepimiz yere yığıldık. Kiminin şuuru hala yerindeydi, kiminin gözleri kaymıştı. Kartaca’nın bütün kumları üzerime yığılmış gibiydi. Ve zaman geçtikçe kumlar ayakta kalmaya çalışan şuurumun üstüne de konmaya başladı.

  • * *

Kendime dayanılmaz bir susuzluğun boğazlarımı kurutarak nefes alışımı zorlaştırmasıyla gelebilmiştim. İçine konulduğumuz zindanın kirli havasını teneffüs ederken kör bir bıçak ağzımdan burnumdan girerek ciğerlerime kadar iniyor gibiydi.

Küçük bir hücrede beş kişiydik. Emrimdeki deniz erlerinden ikisi ve subay Vitellius ölüler gibi uyuyorlardı. Bir diğer kişi ise kadırgamızdan olmayan biriydi. Fiziksel özellikleriyle gayet açık ayırt edilebilen bu adam hücrenin diğer ucundan beni ürkek bakışlarıyla süzüyordu. Bir ceylanınki gibi iri gözler, Mısırlılarınkinden bile daha esmer bir ten, kapkara saçlar ve bütün vücudunu kaplayan dövmeler adamın göze batan ilk detaylarıydı. Kendime geldiğim yerden doğrularak, karşımdaki yabancıyı ürkütmeden dilimizi bilip bilmediğini sordum. Adamın bakışlarındaki temkinli ifade, söylediklerimi anlayamamanın verdiği rahatsız edicilikle karışmıştı. Lisan konusunda fazlasıyla bilgili olan Vitellius’u çağırıp, yabancıyla konuşmayı denemesini isteyecektim ki, hücre dışından gelen ayak sesleri aklıma gelen bu fikri bir süreliğine beklemeye aldı.

Adımlar bizim hücremizin kapısı önünde durunca içimdeki heyecan ve korku doruk noktasına ulaşmıştı. Tam bu sırada uyuyan adamlarında horultuları kesilmiş, onlarda biraz önce benim geçirdiğim ayılma evresine girmişlerdi. Ancak kapımız öyle sert bir şekilde açılmıştı ki, geçirilmesi muhtemel şok yüzünden kötürümler ayaklanabilir, körler görebilirdi.

İçeriye giren dört adamdan üçü bizi buraya getiren askerler gibi giyiniyor ve abanoz ağacından yapılmışa benzeyen aletlerini tıpkı diğerleri gibi bize doğru tutuyordu. Diğer bir kişi ise asker gibi görünenlerden bile daha ilginç bir kıyafetle karşımızdaydı. Bu garip giyinişli adam konuşmaya başlayınca bütün garipliğini yitirdi. Çünkü bizim dilimizi konuşuyordu. Kısmen bizim bilmediğimiz çekimleri ve kelimeleri kullansa da onu anlayabiliyorduk.

Bizlere “merhaba” diyerek başladığı konuşmasının bir bölümünü anlayamamıştık. Fakat daha sonra söyledikleri ezberimize kazınmıştı. “Ben James Mastroianni, tanrılar tarafından bu kıtaya gönderildik ve onların hizmetkârı olarak buradayız. Tanrıların krallığına izinsiz girmeye teşebbüs ettiğinizden sizleri hücrelere kapattık. Sizlerin kaderi için yapılan mahkemede suçlu bulundunuz. Ancak şükredin ki tanrılar ölüm olarak belirlenen cezanızı affetti. Sizlerin bu affediciliğe borcunuzu kendileri için çalışarak ödeyeceğinizi düşünüyorlar.”

Hepimizin ağzı açık kalmıştı. Şaşkınlıkla korku arasında gidip gelen ruh halinin üzerimizde bıraktığı acınacak etkiden bir an sıyrılıp, “kendileri için çalışmak ne anlama geliyor?” diye sordum. Adam bu soruyu memnuniyetle karşıladı ve devam etti. “Tanrıların doğaya serpiştirdiği madenlerin çıkarılmasına yardım ederek… Gökyüzünde dövüşürken, oynaşırken ve içerken, yeryüzüne serpilen kutsal tanecikleri çıkarmak zor gelmemeli kimseye. Hele ki sizin gibi onların yasak bölgelerine girip, suç işlerken yakalanan kişilere… Öyle değil mi?” bunları söylerken dilinden hiç eksik etmediği tanrılar ve onların kutsallığı, gözlerinden çok uzakta göründü bana. Sanki bunu sezmiş gibi, “İsterseniz anlattıklarımın inandırıcılığını arttırabilirim.” dedi ve ardında duran asker görünümlü adamlara dönerek bizlerden olmayan hücredeki yabancıyı gösterdi. Üç adam ellerindeki aleti yabancının üzerine doğrulttu.

Bizim dilimizi konuşan adamın işaretiyle daha önce hiç duymadığım bir gürültü kopuverdi. Her birimizi duvar diplerin kaçıran ve aklımızı başımızdan alan bu sesin susmasından sonra esmer tenli yabancı tamamen kana boğulmuş bir şekilde yerdeydi. Ölmüş olduğundan şüphe etmediğiz adamın ardındaki duvara fışkıran kanlar hepimizin tüylerini diken diken etmişti. Bunun ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Korkudan titrediğimizi gören ve dilimizi konuşan adam vakur bir ifadeyle, “muhafızların ellerindeki şeyler, tanrıların en sevdiği hayvandır. Bunlardan daha vahşi ve ölümcül olan yoktur. Oluk oluk kan akıtırlar. Tanrılar kendileri için akıtılan kanlarla memnun olurlar. Elbette kan değerli madenlerden sonra gelir” dedi ve bize toparlanmamızı söyleyerek hücreden çıktı.

  • * *

Geleli bugün tam 3 ay olmuştu. Ve ilk günden itibaren her gün güneş battıktan sonra başlayarak yeniden doğana kadar çalıştım. İşimiz açılan tünelleri ilerleterek ve kısmen çaplarını genişleterek, maden filizlerini çıkartmaktı. Tam olarak kaç kişi çalıştığını bilmesem de sadece benim tünelimde 750 kişinin çalıştığını tahmin ediyordum. Köstebekler gibi içini delik deşik ettiğimiz dağın içinde yüzlerce tünel olduğunu düşünürsek çalıştırılan işçi sayısının baş döndürücü seviyelere ulaştığını söyleyebilirim.

Madenlerde çalışan işçilerin hepsi bu kıtanın insanlarıydı. Hala çözemediğim dillerini Vitellius bile bilmiyordu. Ancak el işaretleriyle kurduğumuz iletişimlerde, kıtada bunun gibi onlarca maden bulunduğunu ve hepsinin tanrı ve tanrının adamlarının hizmetinde olduğunu izah etmişlerdi.

Madenin bulunduğu dağın eteklerindeki girişin bir ok atımlık güneyinde çıkan bakır ve altın filizlerinin işlendiği devasa boyutlarda bir bina vardı. En az 100 adam boyunda örülmüş bacası aralıksız kara dumanlar salardı ve sürekli çıkardığı sesle bizi yerin altındaki yataklarımızda bile rahatsız ederdi. Bu binanın hemen arkasında biz işçilerin girmesinin kesinlikle yasak olduğu ve ışık tanrısının içinde olduğu söylenen bir bina daha vardı. İşlenen altın külçeler halinde buraya alınır ve içeride yok olurdu.

Bize anlatılan tanrı hikâyelerine tek inananlar sadece kıtanın yerli halkıydı. Keşif ekibinin mürettebatını tek korkutan şey askerlerin gürültülü aletleriydi. Bizim bu işlere boyun eğişimizin sebebi de buydu. Gerçekten vahşi ve adice insan öldüren bu aletlerin metal olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığımı gizleyememiştim. Çünkü öyle ince bir dökümün eseriydi ki, kuzeyli demir ustalarının övündükleri mızrak işçilikleri bile bunların yanına yaklaşamazdı.

Büyük ihtimalle bizleri öldürmelerine engel olan, salgın hastalık yüzünden çalışacak işçi açığı sorunuydu. Bizlerin buraya gelmesinden itibaren en az 150 kişi sıtmadan ölmüştü. Bu aslında bir salgın için, hele ki bizler gibi iç içe sağlıksız ortamlarda yaşayanlar için küçük bir rakam gibi görünse de, sadece ölenlerin sayısıydı. Bir de bu hastalığın belirtilerini taşıyıp da öldürülenler vardı. Ölenler ve öldürülenlerin 3 aylık toplam sayısı 2000’in aşağısında değildi. Aslında sıtma bizi çalıştıranların işine geliyordu. Güçsüz ve zayıf kişiler böylece elenmiş oluyordu. İlk belirtilerden itibaren pelin otu özlerini kuruttuktan sonra çok az miktarda kininle karıştırılarak kaynar suyla içilirse büyük oranda iyileşme görülebilen bu hastalık bir müddettir “tanrının adamları” nı da rahatsız ediyordu. Çünkü mevcut epey düşmüştü.

Kendi benliğimi ve tahammülüne şaşırdığım gururumu, onları öldürerek koruyordum. Çok fazla düşünmeyip, hislerimi bastırıyordum. Madende çalışmanın, yemek diye önümüze konulan pürenin, ardımızda gölge gibi bizi takip eden ve silahları delice ölüm kusan askerlerin dayanılmazlığı ve eziciliğine karşı hissiz, gamsız bir ikinci kişilik daha oluşturup, ölü duygularımı canlandıracağım fırsatı, bir güvenlik gediğini bekliyordum. Bizleri kıtanın sahillerindeki bir takımadada bulmuşlardı. Ama şu anda bulunduğumuz nokta denizin görünmediği bir yerdi. Yinede tahminlerime göre deniz çok uzaklarda olamazdı. Fark edilmeden kaçabilirsem kendime bir sal yaparak denize açılacaktım.

  • * *

Son vagon ancak yarıya kadar doldurulmuştu ki, güneşin doğuşuyla, yataklarımıza gidebileceğimiz müjdesini veren düdük karanlığı yırtmıştı. Dağın eteklerine giden vagonlar biz gececileri uykuya, girişte bekleyen gündüzcüleri de, aralarında altın filizlerinin bulunduğu kayaların kucağına atmak için yoldaydılar.

Dışarıya çıktığımızda yorgunluktan, uykusuzluktan ve karanlıktan gözleri küçülmüş bizlere bakan gündüzcülerin gözlerinde ise kelimenin tam anlamıyla bir bezginlik görünüyordu. Bakanı etkisi altına alan bu manzara zaten ağır olan gözkapaklarını daha da aşağılara çekiyor, insana kendi halini unutturup, gidenleri için üzülmeye itiyordu. Bıkkınlığın toplu etkisinden korunmak için gözlerimi kaçırdığımda anlık bir şimşek aklımda çakıverdi. Her gün, askerle tıka basa olan giriş bugün şaşırtıcı derecede tenhaydı. Bunun nedeni karşıdaki küçük tepeye bakınca anlaşılıyordu. Burada olan 500-550 askerin çoğu tepelerde kendilerine ok ve mızrak atan kıta yerlisine ölüm kusuyordu.

İşte bu beklediğim fırsattı. Ancak elimi çabuk tutmalıydım. Çünkü askerlerin seri şekilde çalışan silahları tepedeki adamların işini kısa zamanda bitirecekti. Sırayı kontrol eden sadece 7 asker vardı. Ayrıca iki vardiyanın da burada olması çok büyük çapta bir karmaşaya sebep olabilirdi.

Önce sırada huzursuzluk ve kavga çıkartıp insanları birbirine düşürmeyi aklımdan geçirdiysem bile bir müddet sonra bu fikri uygun bulmadım. Sessiz sedasız sızmayı deneyecektim. Yakalanırsam da, beni ölümle cezalandırmaları düşük bir ihtimaldi. Zaten işçi eksikliği vardı. Hem ucunda ölüm olsa bile, tünellerde sıtmadan ya da çöküntüler altında kalarak can vermekten daha onurlu bir ölüm olurdu.

Kaybedecek bir şeyim olmamasının verdiği soğukkanlılıkla kendimi tünelin çıkışındaki boş vagonların arka tarafına attım. Anlık bir düşünceyle ışık tanrısının içinde olduğu söylenen binayı gözüme kestirdim. Şimdiden geçip duraklayacağım yerleri gözüme kestirmiş ve yolu kafamda çizmiştim. Hiç vakit kaybetmeden madenlerin işlendiği binanın sol tarafına doğru, bütün gücümle koşmaya başladım. Kendimi yere attığımda ardımdan hiçbir iz bırakmadan gelebildiğim için kendimi tebrik ettim. Bir sonraki hedefim ışık tanrısına ait binanın arka tarafına gidip, düz arazi üzerindeki tek bitki örtüsü olan sık çalılar içine ulaşmaktı. Dağa kadar bu çalıların içinden ilerleyip, dağın arka tarafından doğu yönüne, yani denize doğru gidecektim.

Derin bir nefes alıp bir tazı çevikliğinde yerimden fırladım. Sanki buradan kurtulmayı başarmış gibi kıtadan beni çıkaracak teknenin planlarını bile yapmaya başlamıştım. Ancak bu ardımdan bağıran ve silahını üzerime doğrultarak seri şekilde çalıştıran askerlerin gürültüleriyle gerçekleşmeyecek bir hayale dönüşmüştü. Can havliyle kendimi yere attığımda şakağımın kanadığını ve sol dirseğimin paramparça olduğunu fark ettim. Sanırım sol şakak kemiğimin kırılması yüzünden sol kulağımda duymuyordu. Başımda bir ağrıdan çok can acıtıcı bir uyuşma vardı. Ancak sol kolum hem şiddetle ağrıyordu hem de durumu oldukça kötüydü. Bir an önce müdahale edilmezse parçalanan kemiklerden sızan ilik kolumu kaybetmeme neden olabilirdi. Şayet uzun süre tedavi edilmezse bir zehir gibi bedene yayılarak çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi.

Sağ elimle dirseğime bastırarak akan kanı durdurmak için çabalıyordum. Bu sırada arkama dönüp baktığımda iki vardiyadaki bütün işçilerin sırada asayişi sağlamakla görevli askerlere taş yağdırdığını gördüm. Bu andan sonra öyle bir kıyım başlamıştı ki, karşımda kızıl bir gölge büyüyordu. Askerler silahlarını işçilerin üzerlerine tutarak her yeri kana bulamıştı. Ancak hayati bölgelerine çarpan taşlar sonucu şuurlarını yitiren askerlerin silahlarını kapan işçilerden bir grup panik havasını daha da büyütmüştü. Nasıl kullanılacağını bilmedikleri silahları aldıkları gibi yerin altındaki yatakhanelere doğru koşan adamlardan birisi silahı çalıştırmayı başarmış ancak kontrolünde tutamamıştı. Yerde dönüp duran silahın sesi insan haykırışı arasında kayboluyordu.

Bu karmaşada dirseğim giderek ağırlaşıyor ve ayağa kalkmamı iyice zorlaştırıyordu. Acele etmeliydim, çünkü tepede işlerini bitiren diğer askerler bu kargaşayı görünce hızlanmışlardı. Sürünerek kendimi sözde ışık tanrısının içeride olduğu binanın girişi önüne attım. Fakat askerlerin ellerindeki ince bir cismi kapının sağ tarafındaki kutucuklara dokundurup geçtiklerini daha önceden gördüğüm için kapıya hiç yönelmedim. Bunun üzerine kapıdan on adım kadar uzaktaki deliklere doğru ilerledim. Deliklerin ağızlarını kapayan kafesleri ve aralıksız dönen cismi sökerek, bedenimin zorlukla girdiği borudan içeriye doğru ilerlemeye başladım. İçinde olduğum bu dar koridorda karşıma çıkan yolların tercihini tamamen talihime bırakmıştım.

Sonunda ışığın, karşımdaki teller arasından sızarak yüzüme vurduğu koridorun bir çıkışını bulmuştum. Sol kolum öyle uyuşmuştu ki, bu uzvuma dair tek hissettiğim şey bir kütlesinin oluşuydu. Işıkla aramızdaki tek engel olan tel kafesleri çıkarttıktan sonra kendimi aşağı bıraktım. Yere paralel ilerleyen yolculuğum, bir adam boyu yükseklikten omuzlarımın üstüne düşmemle noktalanmıştı.

Anlık bir bilinç kaybı yaşasam da çabucak topladım ve karşımdaki altın külçelerinin bir platform üzerinde ilerleyerek beyaz bir ışığın içine girdiğin gördüm. Altınlar öyle saf ve muhteşem görünüyordu ki, güneşten küçük bir parçayı andırıyordu. Kendi parıltıları içine doğru ilerledikleri beyaz ışığın güçlü yansımasıyla karışınca ortaya büyülü bir atmosfer çıkıyordu. Bir an için ışık tanrısının gerçek olabileceği konusunda tereddüde bile düşmüştüm. Fakat ben buradaydım. Kimse öfkelenmemiş ve kızmamıştı. Onun evine izinsiz girmiştim.

Bu düşünceler ve efsanevi ışığın ihtişamıyla kendimden geçmişken, asker olmayan ama elinde onlarınkine benzeyen bir aleti, onlar gibi doğrultan üç kişi belirdi. Bağırmaya başladılar. Ancak kesinlikle içgüdülerimi dinleyerek ayağa kalkıp, beyaz ışığa doğru koşmaya başladım. Ardımdan sadece bağırdılar. Gürültülü silahlarını çalıştırmadılar. Işığın içine dalmadan önce son hatırladığım şey, içi durgun su yüzeyini andıran ve dik duran bir çemberdi. Gerisi bedenimdeki bütün uzuvların karıncalanması ve berbat bir yanık kokusu olmuştu.

  • * *

Gözlerimi açtığımda ayaklarımdan ve ellerimden deve derisini andıran, uzayabilen, esneyebilen bir maddeyle sıkıca bağlandığını gördüm. İçinde bulunduğum odaya hızla giren üç kişiden ufak tefek olanı İbranice ve Pers dillerinde bir şeyler sordu. Cevap alamayınca bozuk bir Latinceyle, “Söylediklerimi anlıyor musun?” diye tekrarladı. Ürkek bir ses tonuyla “evet” dedim. Gülüşündeki nefret edilesi bağnazlıkla şu soruyu sordu; “2038 yılına hoş geldin, yaşadığın veya gezdiğin yerlerde altın, bakır ya da gümüş madenine rastladın mı?”

0 yorum var - 01 Şubat 2008 20:23

"Ma kervanı başı Po-wang Hou,

Teslim ettiğimiz bu belge beyim Ch’en Tzun, saltanat devrinin dokuzuncu senesinin beşinci ayında, Kung-feng-kuan görevinde olan ben ile Tien-ch’ien Ch’eng-chıh görevinde olan Wang Hsün’ün, Prenses Lu-lu Jen’in sırtında çıkmaya başlayıp bedeninin her tarafına dağılan içi irin dolu kara lekeleri tedavi edip iyileştirmesi umuduyla aradığımız kutsal kuşun akıbeti hakkındaki bilgilerimizi içermektedir. Bir fermandan çok daha mühim olan ve kafilenizin dürüst tüccarlarına emanet ettiğimiz bu mektup sağ salim Cou beyine iletilir, kendisini ve prensesimizi alakadar eden bilgiler zamanında ulaştırılırsa kervanlarınızdan üç yıl süreyle vergi alınmayacağını taahhüt ederim. Aksi takdirde Lıu-k’o çölünü geniş ayak tabanları olmadan geçemeyeceğiniz develerinizin kalçaları kırılır ve sizler de diri diri derinliği üç ch’ıh olan kuma batarsınız.

Efendisinin sadık kulu Liu Xiang…"

Yaşayanlar arasında atamız Vu Vang’a en yakın kanı taşıyan ve savaşçı kralların en asili olan kudretli beyim Ch’en Tzun,

Prenses Lu-lu Jen’in hastalığından duyduğunuz keder yüzünden sizin de yorgun düştüğünüz, barbarların köylerimizi yağmaladığı o zamanlarda elimize esir olarak geçen Pa-ye-ku süvarisinin anlattığı gizemli kuşa dair mektubumu, maalesef onu bulmak için yola çıkışımızdaki umutla yazamıyorum. Prensesimizi gözyaşlarıyla iyileştirecek bu kuşu bulmak için geçtiğimiz yollar ve gördüğümüz yabancılara rağmen yolculuğun yeni başladığını söyleyebilirim. Umudumuzu sürdürmekten başka şansımız yok. Yine de kedere kapılmadan önce Ta-shıh’ların Karneyn ya da Zülkarneyn dedikleri bir bilginin bizlere anlattıklarını dinlemelisiniz. Fakat önce yolculuğumuzdan bahsetmeliyim.

Hsia-chou’dan başlayan yolculuğumuzun daha başında, Sarı Koyun Düzlüğünde susuzluk ve açlıkla karşılaştık. Bu durum P’o-ssu topraklarına ulaşana kadar sürdü ki şimdi ağırlığımız elli beş chin’i geçmez. Beyliğimizin komşu kabile ve devletleri tarafından cömertçe ağırlansak da yaşanan büyük kıtlık yüzünden zaman zaman zor durumlarla karşılaştığımızı söylemek isterim. Yine de yolculuğumuzun doğası gereği, içlerine girdiğimiz kültürlerin zengin yemeklerinden tattığımı da söylemeden edemeyeceğim. Bizlere yabancı olan dünyanın Sarı nehrin ardında olduğu söyleyebilirim. Keçi derisinden tulumlar ve bizleri kıyıdan çeken develerin yardımı olmaksızın geçemeyeceğimiz bu nehrin ardında beş hububatın olmadığı topraklara girdik. Yetişen tek şey kumun içinde büyüyen ve afyon yahut darıya benzeyen bir bitkiydi. Ta-tan’ların tung-ch’iang dedikleri ve mavi siyah renklerde olan bu bitki seyahatimiz boyunca çıkınımızdan eksik olmadı.

Kimsenin yaşamadığı Lou-tzu dağından sabah güneşini arkamıza alıp akşama kadar onu kovalayarak indik. Bu dağın yamaçlarında Fan barbarları etrafımızı çevirdi ve onlara haraç vermek zorunda kaldık. Ancak bunun karşılığında bizleri Ch’i-tan sınırına bırakmalarını istedik. Barbarlar bizi sınıra götürürken bir Ta-tan kervanını yağmaladı ve bizleri onlara bıraktı. Bu kervanın sahibi Ta-kan Yü-yüeh Wang-tzu kabilesiydi. Bizlere çok iyi davranıp, prensesimizin hastalığına üzüldüler ve seyahatimizin istikameti konusundan yardım ettiler. Sizinle de anlaştığımız gibi dünyanın en batısına kadar gidip sihirli kuşu bulmamız gerekirdi. Ancak kervandan ihtiyarların Karneyn adlı bir savaşçının da aynı kuşu yıllardan beri aradığını, hem de bu kişinin dünyanın en batısından en doğusuna kadar her yeri dolaştığını, kuş hakkında en doğru bilgiyi ondan alabileceğimizi söylemeleri üzerine istikametimizde küçük bir değişiklik yapma kararına vardık. Barbarlar tarafından soyulsa da yolunu değiştirmeyen kervan bizi P’o-ssu topraklarına kadar götürüp, kurutulmuş ayı eti, bol bol kımız ve ihtiyaç durumunda kesip yememiz için bir kısrak da vermişti. Bu kişiler çok asillerdi çünkü Chiu-tzu Ta-tan’ları arasında en itibarlı olanlardı.

P’o-ssu topraklarında uzun bir aradan sonra beş hububatla karşılaşmıştık. Buranın toprakları yolculuğumuz boyunca gördüklerimize kıyasla çok daha verimliydi. Dağlardan çıkan nehirler kurulan küçük şehirleri çepeçevre sarıp sarmalar, tarlalarla meyve bahçelerini sular ve değirmenlerini işletirdi. Kadınlar tıpkı Kao-chang’ın dans eden kızları gibi başlarına yu-mao giyerdi. Buraların yerlileri uzun yaşardı. Yüz yaşını geçmiş ihtiyarlar yaptıkları heyet toplantılarında delikanlılar gibi kavga eder, tatlı karabuğday çuvallarını koşarcasına taşırlardı. Burada yetişen atlar da hem daha uzun ömürlü hem de çok daha iriydi. Öyle ki kuzey barbarlarının atları bile bunlar karşısında kedi, köpek gibi kalırdı. Bu hayvanlardan bir kısrak ve bir aygırı, elimizdeki beş p’i boyundaki ipeği ve altımızd